Goralıyız ezelden

Cem Yılmaz, bir süredir Türkiye'nin en şiddetli ışık saçan yıldızı. Zekâsı, yeteneği ve sıkça deha kavramıyla tartılan personasıyla, karşısında kayıtsız kalınamayacak bir popüler mucize, o. Dokunduğunu altın eden soydan.

Cem Yılmaz, bir süredir Türkiye'nin en şiddetli ışık saçan yıldızı. Zekâsı, yeteneği ve sıkça deha kavramıyla tartılan personasıyla, karşısında kayıtsız kalınamayacak bir popüler mucize, o. Dokunduğunu altın eden soydan. Şimdiye dek ufkumuza gerilmiş onca yıldızdan farkı, ışığı karşısında hemen herkesin ince bir ürküntüyle durması. Bunda, hazırcevaplık ve özgüvenin, zekânın en kullanışlı ölçütleri olmasının rolü var, öncelikle. Her an her durumu gülünç kılabilen bir oyunseverlik, en ufak ayrıntıyı gözden kaçırmayan bir uyanıklık hali, ve bunların üstüne her koşulda sevimli kalabilen bir duruşu da katmalı. Cem Yılmaz, zembereği doğuştan kurulmuş bir zamanlama ustası. Şu sürekli ciddiyet taklidiyle bizi usandıran dünyayı bir çırpıda yörüngesinden çıkarıveren bir güç var onda. Genel olarak yıldızını zincirinden boşanmış bir şefkatle kucaklayan, kendini her halükârda velinimet belleyen bu toprağın halkları, Cem Yılmaz'ın karşısında her an açığı işaret edilecek, hayatını üstüne kurmuş olduğu oyunun sırrı faş ediliverecekmiş gibi hissediyor kendini. Cem Yılmaz'ın sonsuz rahatlığında kendini benzersiz, dolayısıyla rakipsiz ilan eden bir şey var. Nitekim diğer stand-up'çılar da hakkını veriyor, fırsat buldukça onun rakipsizliğinden dem vuruyor.
Sonunda Uzanların batık kasasından 'kurtarılma' operasyonuyla başlayan olağanüstü bir reklam kampanyasıyla 'Gora', gündemimize oturdu.
'Gora', her çok beklenmiş iş gibi Yılmaz seyircisinin bir kısmında hayal kırıklığına neden oldu. Onca kesilmişliğine rağmen epeyi uzun tutulmuş; koyma, vurma, yellenme, eşcinsellik ve benzeri öğelerle örülmüş enfantil bir mizah anlayışının ürünü, ciddiye alınmaya talip olmayan bir film, 'Gora'. Cem Yılmaz'ın 'Türklük halleri üzerine' çeşitlemeleri, eğlendirici gerçekten. Çoğu Yılmaz fanatiği, tek kişilik gösterilerindeki tadı bulamadığını söylüyor. Ama ne önemi var? Rekor iş yapmış bir eğlencelik sonuçta. Ya da biz öyle sanmışız.
Savunma ayağa
Geçen gün, Yılmaz ve ekibinden birkaç kişinin 'Gora' hakkında 'soruları yanıtlama' programını şaşkınlıkla izledim. Meğer bu yaratıcı ekip Gora'nın hasılat rekoru kırmışlığının gururunu şöyle bir ağız tadıyla yaşayamamış. Çünkü 'kimi çevreler' bu başarı karşısında benzersiz bir çekememezlikle yayın yapmaktan vazgeçmiyormuş.
Cem Yılmaz'ın, 'Gora'daki Arif tiplemesiyle örneklenebilecek 'Türkiyeli' hicvinin bütün yapıtaşlarını o söyleşide izlemek insana tuhaf bir his veriyordu. Arada bir attığı denetimsiz ve ne demeli, pek de inandırıcı olmayan kahkahalarına rağmen Cem Yılmaz'da hepimizi tavlayan o rahatlıktan eser yoktu. Bu söyleşi programına da kendi imzasını atmak için yüzünde
şopar irisi makyajıyla, elinde şeytan çatalıyla gelmişti. Ama aynı tiplemelerindeki 'kurnaz mağdur' gibi durmadan yakınıyordu. Mağduriyet siteminin, coğrafyamızın bütün toplumsal ilişkilerinde kapış kapış
giden bir dil olduğunu çok iyi gözlemleyip, bu dilin bütün kullanım biçimlerinin çeşitlemesinden hikâyeler üreten Cem Yılmaz, besbelli milyonlar tarafından izlenmiş olmakla yetinmiyor bir de hakkı yenmiş
lanetli yaratıcı olmaya soyunuyordu.
Sözlerinde, Arif'in kurnazlığı, aynı aşikârlıkta sırıtıyordu. 'Bu filmi destekleseler ne kaybederler?' diye soruyor, kendisinin şimdiye dek hiçbir Türk filmi hakkında kötü söz söylememişliğinden dem vuruyordu. Böylelikle Türk sinemasının gelişmesi yolunda katkısını esirgemeyen fedakar adam olmakla kalmıyor, örnek olarak 'Uzak' filmini göstererek kendi muhayyel ekürisini de belirtmiş bulunuyordu. Bu arada ekip olarak 'sanat filmi' diye bir şey var mı, yok mu tartışmasını gıdıklıyor, savunma kürsüsü olarak canla başla çalışıyorlardı. Oysa Cem Yılmaz'ın 'cool'undan, yaptığı bir işi böyle gözü kara savunmasını, filmini böyle bildik bir dille ciddiye almasını beklemezdik. Sanki onun duruşunda daha tenezzülsüz bir şeyler vehmetmiştik. Oysa filminde fazla küfür olmadığını söylüyor, küfürle mizah yapılmaz diyor, ant verip yeminler ediyordu. Seyreden milyonlarca kişinin, filme bolca serpiştirilmiş küfürlerin en çok kahkaha alan 'espriler' olduğunu bilmesine rağmen.
Bütün Türkiyeli paraya ulaşmışlar gibi parası için uzun uzun özür diliyordu sözgelimi. Rahmetli Sabancı'dan farkı yoktu. Sabancı nasıl halkına ısrarla tasarrufu salık verir, kendi aşırı hesapçılığını anlatarak 'Kazandığımı harcamıyor, sana geri veriyorum, aslında senin paranı idare ediyorum' demeye getirir idiyse Yılmaz da bu filmden kazanılan paranın nasıl 'büyük' bir kısmının Kültür Bakanlığı'na gideceğini, oradan da diğer film projelerine dağıtılacağını söylüyordu. Bu 'büyük prodüksiyon' meselesi bayağı canlarını sıkıyordu besbelli. Aslında filmin bütçesinin çok büyük olmadığını da belirttiler: "Bizimki ucuz bile. Dışarıda bu bütçenin 40 misliyle film çekiliyor." Bu da çok tanıdığımız bir 'argüman'dı. Gözü para görmeyen fedakâr yaratıcılar yüzünden normalin çok altında paralara mal olan işler. Bir filmin Türkiye'de daha ucuza çekilebilmesinin nedeninin sendikasızlık olduğunu; haklarını koruyamayan sinema emekçileri karın tokluğuna çalıştırıldığı ve bu kimselere fazlaca bir sıkıntı vermediği için filmlerin ucuza çıktığını hatırlatmanın ne yararı var? Yurtdışında pazarlanabilecek kalitede film çekme iddiasına da diyecek fazla bir şey yok. Önemli bir Britanya gazetesinde çıkan bir eleştiride 'sıkıcı, manasız ve ancak bir kolera salgını kadar eğlendirici' deniyordu 'Gora' için.
Bense Cem Yılmaz'ın çırpınmalarına bakıp, onun en iyi anlayacağı dille,
'Ya, koyver gitsin' demek istiyordum.
Komplocu geldi hanım
Orada bir ekip olarak, Yılmaz'ın kasıklarımızı çatlatan tiplemeleri gibiydiler. 'Birlik ve beraberlik' dilinin bütün imlası sinmişti söylediklerine. Filmi beğenmeyenler hakkında inanılmaz komplo teorileri üretiyorlardı. Bilip de bize anlatmadıkları çok komplo vardı.
Hiç beklemedikleri insanlara çok kırılmışlardı. Kuyularını kazmaya çalışanlar bolcaydı. Yılmaz, 'sokaktan gelme' olduğu için 'sanatçıların' arasındaki çekememezlikten hiç anlamıyordu. Eleştirileri de manasız
bir her şeyi entelektüelize etme çabasıyla açıklıyordu. Suçunu bir türlü anlayamıyordu. 'Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak' filminin seyredilmeme nedeni ben değilim, diye ünlüyordu. Karşısında ona 'E biraz da sensin
elbet. Alkazar sinemasının bile bütün salonlarında senin filmin gösteriliyor. 'Karpuz Kabuğu..' kendine sinema bulamadı' diyebilecek kimse yoktu.
Herkesten onay bekleme hastalığının, iliklerimize işlemiş olan o tektipçilikle, enikonu militarizmle, sivilleşememişlikle bir ilgisi yok mu? Milyonlar seyretse de, trilyonlar getirse de bir filmi onaylamayanlar hakkında bir çırpıda devreye komplo teorileri sokmanın; Ariflikle, Türk'e Türk'ten başka dost yokçulukla ilgisini göremiyor musunuz? 'Bu memlekette başarılı olana yüklenilir', hatta programda söylendiği gibi 'Türk, Türk'ü ayağından dibe çeker' pespayeliğinde bir kıraathane geyiğiyle hatırlanmayı nasıl göze alıyorsunuz? Sizin 'sokaktan gelme' sanatçılar ya da popüler zekâ küpleri olarak Genelkurmay'dan, diplomat eskilerinden şuncacık bir farkınız olmamalı mı? Neden size biraz sitem etsek apansız Aytunç Altındal ya da Mehmet Ağar kesiliyorsunuz?
Cem Yılmaz'ın ilk filmi, onun hakkındaki beklentileri belirleyecek elbet. Onun zekâ ve yeteneğinden bir Nanni Moretti serüveni bekleyenler incinmiş olabilir. Doğaldır.
Belki onlar, bu sokaktan gelme dâhinin Ali Taran'la bir şirket kurduğunu;
adını da 'Beyin Reklam ve Beyinsel Faaliyetler A.Ş.' koyduğunun
farkına varmamıştır. Koskoca beyinli ilanları da kaçırmıştır. Dâhinin, ister sokaktan gelme ister akademik tencerelerde pişme olsun kendi
dehasına bu kadar iman ettiği nokta, çok tehlikelidir. Kendi alay ettiğine dönüşme ihtimali ense kökünde bekler.