Hayat ile kurgu

Mehmet Ağar'dan sonra Kenan Evren'in hidayete ermişliği üstüne eğlenmek eğlendirmek içimden gelmiyor. Mitolojik hikâyelere göndermede bulunmak, kendi kuyruğunu ısıran canavar masalları anlatmak da.

Mehmet Ağar'dan sonra Kenan Evren'in hidayete ermişliği üstüne eğlenmek eğlendirmek içimden gelmiyor. Mitolojik hikâyelere göndermede bulunmak, kendi kuyruğunu ısıran canavar masalları anlatmak da. Yine uğursuz bir eşikte tir tir titreşiyoruz.
Ben, yıllar önce Neşe Düzel'in Selim Dindar'la Diyarbakır Askeri Cezaevi üstüne yapmış olduğu bir söyleşiye dönmek istiyorum. Özgürlükçü olunacaksa onu da en iyi biz oluruz diye ortaya çıkan vahşet mimarlarının marifetlerini hatırlamak, şimdi kendilerine dönen silahı nasıl kurmuş olduklarını hatırlatmak için.
Hayatımızın nakaratı diye okuyun.
Söyleyebildiklerimiz, söylendiğinde algılayabildiklerimiz, kısacası kelimelerle aramızdaki ilişki, baştan çıkılmazlığıyla bir gayya kuyusunu andırıyor. Steiner'in barbarlık karşısında 'kelimeden püskürtülmek' dediği karanlık dönemin bu memleketteki karşılığını yaşıyoruz gibi geliyor bana. Anlamak için, anladığımı anlatabilmek için çırpınırken, tam da bu aşamada bir dil devrimine hazırlandığımızı düşünüp ferahlamak mı gerek? Dilimizi yeniden bulabileceğimiz, hayatımızı dile tercüme ederken yepyeni bir anlambilimsel inşaatın harcını karacağımızı düşünüp serinlemenin umutla hiçbir ilgisi olmadığını biliyorum. Bir temenni değil çünkü. Başka bir yolu yok gibi geliyor bana. Sağ kalmak için Kelime'ye geri döneceğiz. Vahşet karşısında ses geçirmez duvarlarla ördüğümüz bu korkunç hücreden başımızı çıkarıp ölü canlar olmadığımızı, hayatta olduğumuzu, kelimeden tecrit edildiğimiz için birbirimizi işitemediğimizi fark edeceğiz.
Neşe Düzel'in Selim Dindar'la yaptığı söyleşinin kıyamet koparmamış olması karşısında duruyoruz. Kapatılmış olduğumuz hücre tam da burası. Bu söyleşinin herhangi bir söyleşiymiş gibi kesekâğıdı olduğunu, gazete sayfasından fırlayıp bütün dünyamızı hırçın bir telaşla işgal edip dönüştüremediğini gördüğümüz yerdeyiz. Burası nasıl bir yer? Burada yaşayanlar inandıklarıyla nasıl bir bağlantı kuruyorlar? Dindar'ın anlattığı Diyarbakır Askeri Cezaevi hikâyeleri karşısında hâlâ eski gündelik alışkanlıklarını sürdürüp, analarının kardeşlerinin arkadaşlarının yüzlerine aynı ifadeyle bakabiliyorlar mı? 'Asmalı Konak'ta ağanın karısının kanseri milyonlarca hücreliyi hıçkırıklara boğuyor. 24 saat ayakta tutulup dayak atılan, her gün lağıma sarkıtılıp boğulmasına ramak kala çıkarılan, kış ayazında ıslak betona yatırılan, vücudunda sigara kibrit söndürülen, dişleri coplarla sökülen, oğlunun karşısında copla ırzına geçilen, kurt köpeğine tekmil verdirtilen insanların hikayesinin üstünden atlayıp geçiveriyoruz. Kelimeler nereye yazılıyor?
...
Neşe Düzel, 'Kürtler' kitabı dolayısıyla yapmış olduğu söyleşide Hasan Cemal'in bir özeleştirisini aktarıyor. Cemal, "Eğer biz gazeteciler, 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananları tam anlatsaydık, bu ülkede belki bazı şeyler değişirdi" demiş. Gerçekten çok önemli bulduğum kitabında Dindar'ın anlattığı hikâyelerin benzerleriyle bolca karşılaşıyorsunuz. 15 yıl sürmüş, on binlerce insanın canına mal olmuş savaşın nerede, nasıl başlatıldığını o dönem anlatabilmek zordu elbet. Her gün bok çukurlarına sokularak işkence edilen, kendilerine dağlardan başka sığınacak yer bırakılmamış insanları.
Ama basının günahı, görmezden gelmekle kalmayıp gerçeklerin örtbas edilmesine bizzat gardiyanlık etmiş olmasıdır. Söyleyemedikleri karşısında boynu bükük bir suskunluk yerine azgın bir milliyetçilikle savaş körüklüğü yapmış olmasıdır. Yalanın meşrulaşmasında, dilden sürgün edilmemizde çok önemli bir rol üstlenmiş, zulmün teorisyenliğini kimselere kaptırmamıştır. Sahte saygınlığıyla karşımızda sırıtarak duruyor işte. Yüce Türk basını. Yüce Türk Adaleti'nin yanı başında.
...
Dindar'ın anlattıklarından Mehmet Salih Besen'in hikâyesini aktaracağım. "50 yaşlarındaydı. TKİ'de memurdu. Kendisini ve bizi ölü zannediyordu. 'Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz' diyordu. Biz, 'Amca yok öyle bir şey, gerçek hayattayız' desek de koğuşun aslında bir mezar olduğunu öyle mantıklı savunuyordu ki ben dahil bazılarımız ölü olduğumuza inanmaya başlamıştık. Mesela cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize soruyordu, 'Bizi ziyarete gelenlere biz dokunabiliyor muyuz? Hayır. Bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim kabrimizi ziyaret ediyorlar. Cizre'de biliyorsunuz kabir ziyaretleri cumalarıdır' diyordu. Gardiyanların da Zebani olduğunu söylüyordu. Gerçekten de koğuşun camları boyalıydı. Biz dışarıyı göremiyorduk, koklayamıyorduk, duyamıyorduk. Ona bir türlü yaşadığımızı ispat edemiyorduk.
Bir gün mazgal açıldı ve Mehmet Salih Besen hazırlansın, tahliye oluyor' dendi. Ben şahadet getirdim. Dedim ki, 'Biz yaşıyoruz!..' 'Seyidim beni gönderme. Sen bana sahip çıkıyordun. Şimdi tek başıma hesap vermeye gidiyorum' diye ağladı. Siirt'te sivil bir cezaevine göndermişler. 'Eğer beni hanımımla, çocuklarımla konuşturursan ölmediğime inanırım' demiş. Cezaevi müdürü de telefon etmelerine izin vermiş. Genç, Salih Amca'nın evini aramış, karşısına hanımı çıkmış. Telefonu Salih Amca'ya vermiş. Salih Amca hanımına 'Ben sağ mıyım, ölmedim mi?' diye sormuş. Ve ahize yere düşmüş. Salih Amca, içerideki vahşeti görünce, oradan sağ kurtulacağına inanmadı. Sağ kurtulduğuna inandığında ise buna kalbi dayanmadı."
...
Bu memlekette Marquis de Sade'ın toplatılıp yakılması elbette bambaşka anlamlar yüklenecektir. O kitap toplatılırken, Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun işkenceci polislerin cezalarını, 'devlete ve topluma kazandırmak, kendilerine yeni bir şans vermek' için 'işkence yapmaktan kişisel çıkarları yok, olaydan ders alırlar, gözaltı keyfi değil görev için yapılmış, sicilleri temiz' gerekçesiyle ertelediğini unutmayın.
'Büyük Adam Küçük Aşk' filminin yasaklanması da Türk sinema emekçilerinin sükûnetle karşıladığı bir olaydı. Büyütecek, abartacak bir şey yok. Üstünden atlar geçersin.
Daha önce de yazmıştım.
Birkaç kerli ferli bilim insanı, yurtdışından psikiyatrlar önünde işkence travması üstüne yaptığım bir konuşma sonrası beni sıkıştırmıştı: "Yabancıların karşısında ayıp olmuyor mu?"
'Salkım Hanımın Taneleri'nde gelininin ırzına geçen asker kimi çevrelerde infial uyandırmış, pek sayın Karakoyunlu, söz konusu askerin Kürt olduğunu ima ederek durumu kurtarmıştı.
Türk askeri, Türk polisi, Türk savcısı, Türk doktoru yapmaz. Oysa neler yapabileceklerini ve neler yaptıklarını hepimiz biliyoruz.
...
Bu topraklarda son 20 yıldır yaşananların edebiyatımıza, sinemamıza ne kadar yansımış olduğu üstüne hiç düşündünüz mü? Topluca sürüklenip kapatıldığımız inkâr hücrelerinde, ürktüğümüz büyüklerimizin itibarına halel getirmeden, gerçekliğin kaba sırtını kurguyla tımar edebilmek mümkün mü? Barbarlığın gasp ettiği dilimizi nasıl geri alacağız?
O dili, vahşi diş izlerinden nasıl temizleyip, hayatımızı farklı bir düzlemde nasıl yeniden kuracağız?
Herkesin korkmadan ya da korkarak kendi hikâyesini yüksek sesle anlatması gerek. Ama bana kalırsa öncelikle kalbimizi güçlendirerek başlayalım. Ölü olmadığımızı, bunca zulümden sağ çıktığımızı öğrendiğimiz an bize ihanet etmesin diye.