Kurbanlar ile bayramlar

Bundan üç yıl önce, yine bir aralık günü yakalanmıştı. </br>Paul Bremmer, gazetecilerin önüne çıktığında çapkın ama denetimli bir erkek sevinciyle 'We got him!' diyordu. Onu yakaladık.

Bundan üç yıl önce, yine bir aralık günü yakalanmıştı.
Paul Bremmer, gazetecilerin önüne çıktığında çapkın ama denetimli bir erkek sevinciyle 'We got him!' diyordu. Onu yakaladık.
Saddam'ın başına 25 milyon dolar konulmuştu. 15 milyon dolarlık oğullarının Frankenstein modeli dikilmiş, makyajla toparlanmış cesetleriyle yüzleştirilmiştik. En olmadık durum ve konulara bir oyun tadı getirmesi, bütün dünyayı kanlı bir Disneyland olarak resmetme hevesiyle tanıdığımız ABD, Irak işgaliyle birlikte odun suratlı askerlerinin eline bir deste iskambil kâğıdı tutuşturmuş, düşmanlarının resimlerinden Alice'in çılgın kraliçesininki gibi bir deste kâğıttan ordu tasarımlamıştı. Savaşın beklendiği, bütün dünyanın bu beklenti tarafından rehin alındığı günlerden başlayarak her şeyde biraz oyun tadı olması ihmal edilmemişti. Las Vegas'ta gözü dönmüş bir 'kitsch' atmosferde 21 oynar gibi hissetmek, bir işgali uygarlığa karşı savaşanların kellelerinden uygar olanların heveslerini kışkırtacak bir av oyunu olarak kurgulamak daha çok spagetti western'lerin kirli ve fütursuz mizahını hatırlatıyordu. Saddam, elbette Maça Ası'ydı. Aranıyor!
Altında 25 milyon dolar.
Her şeyin aslında daha sağlıklı, daha hafif, daha neşeli olmak için, kısacası bir spor tadında tarif edilişi; Amerikan kültürünün, kovboyun tavizsiz maçoluğu, hedefe kilitlendiği anda her tür duygusallığı küçük gören minimalizmi yorumuna yakışıyordu doğal olarak. Saddam'ın Las Vegas kumarhanelerinin durmuş oturmuşunu hatırlatan sarayını işgal ettikleri günden beri salonlarında basketbol, kriket oynuyorlardı. Böylesi bir şakacı sağlık, onları kurtardıkları Iraklıların gözünde şirin kılmıyordu ne var ki. O nankörler, her fırsatta koalisyon ordularının işgaline homurdanıyor; işgalcilerin tavırları, vahşilikleri ve düşmanlıkları karşısında durmadan örgütleniyor, beklenmedik saldırılarla onları canlarından bezdiriyorlardı. Halkın savaşmayan çoğunluğu ise günden güne kabaran bir nefretle fokurdayarak batağına çekiyordu işgalcileri.
Koalisyon orduları birçok sporda güç sahibi olmasına karşın safariyi iyi bilmiyordu besbelli. Vietnam deneyinin de yeterince yararı olmamıştı anlaşılan. Irak'ta işgal karşıtı güçleri bir türlü ezemiyor, baskılarını artırdıkça kurtardıklarının daha fazla nefretiyle kavruluyorlardı.
Saddam'ın doktor muayenesinden geçerkenki görüntüleri durmadan yayımlanıyordu. Henüz görmemiş olanlar için. Bütün dünyanın görmesi gerekiyordu filmin sonunu. Saddam görüntüleri üstünde bin bir yorum. Yorgun, ama sakin. Yakalayanlara yardımcı oluyor, zorluk çıkarmıyor. Kaderine teslim olmuş. Filmin her sunuluşu öncesi sunulacak görüntülerin Saddam açısından ne kadar 'onur kırıcı, utandırıcı, aşağılayıcı' olduğu özellikle vurgulanıyordu. Saddam da sahiden adeta Amerikan yapımı bir filmin oyuncusu kadar gerçek, Saddam'dan yani kendisinden daha gerçek görünüyordu. Çekimlerden önce uzun süre sakal bırakıp saç kestirmemesi söylenmiş, o da elinden geleni yapıp son birkaç gece uykusuz kalıp makyajcısına fazla iş bırakmamış. Sonuçta kaçak bir iblisin kıstırılışını canlandıracaktı.
Televizyonlar Saddam'ın bir kurşun dahi atmadan, çatışmasız ele geçirilişi üstünde durdu. BBC'nin sunucusu bir Irak uzmanı çıkarıp Saddam'ın neden intihar etmediğini soruyor, bir uzmandan İslam'ın intiharı men ettiği, Saddam'ın ancak kendisini bir yakınına öldürtebileceği üstüne bilgiler alıyordu. CNN de bir kurşun dahi atmadan, korkakça ele geçirilişinden topluca tat çıkaralım istiyordu. Diktatörün burnu sürtüldü. Bir çakal gibi kıstırıldı deliğinde. Gurur, cesaret, onur, işgalci dilin terimleriyle tarif edildi hep. Bu kan dökmekten gocunmayan, hedefe kilitlendiğinde her şey mubahçı zafer dili, dünyanın geri kalanına bir lütuf gibi sundu, kişisel zaferinin meyvesini.
Üç yıl önce o gün, ABD ve müttefiklerinin zafer kurgusu üstüne yazmıştım: "Gayrimeşru bir savaşın gayrimeşru galipleri gayrimeşru bir mahkemede yargılayacaklar iblisi. Bu yargılamadan da şimdiden akıl sır erdiremeyeceğimiz renklilikte bir tiyatro çıkaracaklardır mutlaka.
O mahkemede Saddam'ın eski müttefiki olarak bulunmayacak ABD. O mahkeme, tarihe ışıklı bir kayıt düşürmeyecek.
Kaldı ki filmin son karesi olarak Saddam'ın solgun sakalını sunan ABD'yi Irak'ta kurguda kesip atamayacağı koskoca bir bölüm bekliyor."
Öyle oldu. Sonunda Saddam'ı astılar. Kurban Bayramı'nın arifesinde. Iraklı yetkililer ABD'den devraldıkları katili asıp cesedini ABD'ye teslim etti. Saddam'ın başı bitlenirken, dişleri sayılırkenki görüntülerinden sonra donuyla hücresinde, öfkeyle parmak sallayarak mahkemedeki görüntülerini de izlemiştik. Bu kez boynuna ilmeğin geçirilişiyle bu dizinin sezon sonu reytingleri altüst etti.
ABD ve müttefikleri, artık kendilerini bile ikna edemeyen zaferlerine, bir zamanlar vaatetmiş oldukları, günden güne daha uzağa kaçan barışa büyük bir kurban kesti. Görüntüleri de bütün dünyaya dağıttı.
Vahşi diktatörün en az kendi kadar vahşi olup, onunla katliam yarışına giren düşmanları tarafından dünyanın orta yerinde, insanlığın gözü önünde idam edilişiyle giriyoruz yeni yıla.
Zafer, ölümün oldu bir kez daha. İdam cezasının, insanlığın bu en arkaik, en vahşi hukuk uygulamasının topluca onaylanması için de bir adım atmış oldu ölümseverler. Barbarlıkla girdik bu bayrama da.
Kurbanın kaçışı
Haberlerde kurbanlık bir boğanın kaçış teşebbüsünü seyrettik uzun uzun. İpini koparan boğa, öfkeyle oraya buraya saldırıyor, peşindekilerden kaçıyordu. Bir yolda arabayla boğayı kıstırmaya çalışan Anadolu rodeocuları kâh hayvana usuldan çarparak, kâh arabayla önünü kesmeye çalışarak adeta tuhaf bir spor dalını tanıtıyordu. Bu bitmek bilmeyen mücadelede altı kişi yaralandı. Taşla, sopayla zaptedilmeye çalışılan boğa sonunda kementle yakalandı. Dininin vecibesini yerine getirmeye çalışan, sevap işlemeye niyetli vatandaşlar, gözümüzün önünde bir canlıya eziyet ediyor, vakar ve ağırbaşlılıkla yerine getirilmesi gereken bu dini görevi çirkin bir savaşa, berbat bir avcılık gösterisine çeviriyordu.
Birkaç yıl önce, her bayram âdet olduğu üzere kurban kesme adabı tartışılırken, gazetelerde çıkan bir fotoğraf, bir son söz vuruculuğuyla hafızalarımıza kazınmıştı. Yedi yaşındaki bir oğlan çocuğu bir çayırda çömelmiş, kesik, kanlı bir boğa başını okşuyordu.
Fotoğrafın sarsıcılığı, neredeyse pastoral bir duyarlıkla çerçevelendirilmiş olmasının yanı sıra bir aile albümünün şifreli mahreminden çalınmış gibi üstünden evcil bir dumanın tütmesinden geliyordu.
İddialı bir savı, bir iletisi olan fotoğraflardaki gerilimden eser yoktu. Bir savaş muhabiri tarafından yakalanıvermiş bir 'o an' resmi değildi. Ama sayfayı çevirdikten sonra sırtınızdan buz gibi bir terin inmesiyle birlikte o fotoğrafı hayatınız boyunca unutamayacağınızı fark etmişsinizdir mutlaka.
Gördüyseniz. Unutabilme konusunda yeterince cevval davranabilecek malzemeye sahip değilseniz.
Hafızanız nisyan ile değil hatırlamak, ille de hatırlamakla malûl ise.
O-7 yaşındaki oğlan çocuğunun orta yerde kurban edilmiş boğanın oracığa terk edilmiş kanlı kellesini okşarken çekilmiş resmi, bize hayatımız üstüne işitmek istediğimizden fazlasını söylüyor. Çocuk, o gözleri açık kalmış boğa kellesini okşarken aklından, 'Olmak ya da olmamak' repliği geçmiyor elbette. O, olmanın ses geçirmez duvarları arasına kıstırılmış çoktan. Şaşkın, hayran, hüzünlü bir aşkla ölü seviyor.
Bayram arifesinde gizli buzlanma nedeniyle İstanbul'da 100'ün üstünde kaza oldu. İki kişi de hayatını kaybetti. Her bayram sonrası savaştan çıkmışız gibi zayiat dökümleri yapılır. Kaç kişinin bayrama kurban gittiği açıklanır. Kurban keserken kendini kesen kalabalıklar hastaneleri doldurur. Çıkıkçılar fazla mesaiye kalıp kurban satışında helalleşirken birbirinin kolunu çıkarmış vatandaşlara hizmete koşar.
Oysa bayramlar, hayatı kutsamak ve kutlamak içindir.
Barış savaşla; hayat ölümle kutlanamaz.