Latife hanımın çilesi

Bu ölüm yıldönümünde onu bir 'âşık' olarak andık. Böylelikle Mustafa Kemal'in insanlığına iadesi programı çerçevesinde ulusça önemli bir adım atmış olduk.

Bu ölüm yıldönümünde onu bir 'âşık' olarak andık. Böylelikle Mustafa Kemal'in insanlığına iadesi programı çerçevesinde ulusça önemli bir adım atmış olduk. Kafamızdaki heykelini, kahramanlığı, savaşçılığı, karizması, devrimciliğinden dökmüştük. Yeniden bir araya toplanan 'milletine örnek teşkil etmek için' yaptığı yürümeyen evlilikten bir aşk hikâyesi derleyerek yaşayan, seven, sevdiğine kur yapan, 'her erkek gibi' yeri geldiğinde karısından yakınan bir adama baktık bu kez.
Can Dündar'ın yakın tarihe yönelik belgesellerinde sorduğu soruların asla yanıtlanmamasına alışkınız. Öncelikle toplumsal vicdan kütüklerinden bir yanıt gelmiyor. Sonuçta o belgesellerden bize kalan; şiirli bir dille çatılmış, her köşesi hıçkırıklarla sarsılan bir elem berhanesi oluyor. Oysa iyi bir belgeselci olarak her işinde bir sorusu oluyor Dündar'ın. Popüler bir drama yaratma telaşı içinde olduğu için üzerinde zıplamayı tercih etmediği, toplum vicdanının karadeliğinde yitip giden sorular. 'Yüzyılın Aşkları' dizisinden 'Mustafa Kemal ile Latife' bölümünde bize tanıttığı Latife hanımın yeğeni Dilek Bebe'nin anlattıkları da aslında bir soruyu biçimlendiriyordu? Hanımefendinin pırıl pırıl bir sınıf bilinciyle Mustafa Kemal'i halasının müstesna eğitimi karşısında çaresiz kalmış yaban olarak tanımlamaya yatkın dilini; bir savaş sonrası yeniden inşa edilmekte olan yoksul bir memleketin liderinin evliliğinde sürekli bir 'normal'i arayan yaklaşımını bir yana bırakalım. Bizi dehşete düşüren, halasının hazırlamış olduğu mükemmel alafranga sofranın peçeteleriyle ayakkabılarını parlatan erkân değil. Latife hanımın hayatının ulaşılamayan bölümü üstüne hâlâ gönül rahatlığıyla düşünemiyoruz. Belgesel dolayıyla tartıştığımız şeyler ve kullandığımız terimler, tabular ve hayat karşısındaki tavrımızı açık ediyor.
Latife hanımın tartışılmadan tarihin 'eli öpülesi kadınlar'
kasasına emanet edilmesi, onun hayatı karşısındaki umursamazlığımızın da göstergesi.
2005 yılının şubat ayında, Latife hanımın ölümüyle evinden derdest edilip Türk Tarih Kurumu'nun kasalarına kaldırılmış olan mektup ve evrakı devlet eliyle kamuoyuna açılıyor. Ama sakın heveslenmeyin. Sanıyor musunuz ki, Latife'nin zincire vurulmuş sözü, ölümünden çeyrek asır sonra, milenyumun beşinci yılında serbest bırakılacak? Elbette bütün evrakına biz
faniler ulaşamayacağız. Kimi fanilerin kararıyla elenmiş olarak önümüze sürülecekler.
Öldüğünde üstünde Atatürk'ün resmi kakılı bir kravat iğnesinden yola çıkarak onun bitmeyen aşkı karşısında duygulanıyoruz elbet. Ama o, yalnızca 'müebbet muhabbete mahkûm' değildi.
O, hayattan ve sözünü dolaşıma sokabileceği her alandan tecrit edilmiş, Cumhuriyet'in müebbet mahkûmuydu. Önce o uğultulu köşkünde, sonra yüksek bir apartman dairesinde yaşadığı, uzun bir mahpusluktu. Yoksa 1975 yılında ölür ölmez evine gelen 'yetkililer', not defterlerine, anılarına el koyar mıydı? O 'yetkililer'i kim göndermişti. Yoksa devlet katında Latife hanımın infaz memurları mı vardı? Bir gün elbet bunları da öğreneceğiz.
Hırçın kız
Atam'a, üstelik insan içinde, nasıl Kemal diye hitap edebilir tartışması evliliği sivil bir kurum olarak düşünebilmekten aciz milletime çok yakışıyor. Dokunulmazlarına sahip çıkarken gösterdiği celal de doğal olarak bir kez daha hayatı ıskalamasına neden oluyor. 'Huysuz, Atam'ın kıymetini bilememiş, ukala züppe kadın' mitolojisiyle 'fedakâr, Türk kadınına örnek olmuş soylu ruh' mitolojisi el ele verip Latife hanımı bir kez daha resmi tarihin kör kuyusuna sarkıtıyor.
Latife hanım, sembollerin şahlanmasına uygun o dönemde bir çok şeye karşılık oluyordu. Öncelikle o, Çalışuku Feride'ydi. Zengin ve münevver ailesi sayesinde daha küçücük bir kızken İngilizce, Almanca, Fransızca biliyor; piyano çalıyor, at biniyordu. Halit Ziya Uşaklıgil, babasının kuzeniydi. Göz kamaştırıcı bir zekâyla parlatılmış bir kültüre sahipti. İzmir'in işgalinden sonra ailecek İsviçre-Fransa'ya gitmişlerdi. Kurtuluştan sonra döndü.
Latife hanım, Mustafa Kemal'le tanışmayı kafasına koymuştu, besbelli. Kapısına dayandı, kabul gördü. İzmir'deki konaklarını karargâh olarak teklif etti. Orada kalırken Mustafa Kemal'in neredeyse sağ kolu gibi çalıştı. İşgal kuvvetleriyle görüşmelerinde tercümanlık yaptı. Yazışmalarını sürdürdü. Âşık olduğu adamın hayatına etkin bir şekilde katıldı. Belki de onu sevimsiz kılan, ilişkideki bu etkin rolüydü. Boynu bükük bir gölge olmaya hiç niyeti yoktu. Nitekim Halide Edip, tanıştığında onu 'biraz hırslı ve iddialı' bulmuştu. Bir kadında hiçbir zaman tasvip edilesi özellikler olmayan 'hırs ve iddia', Latife hanımın dünyayla arasına giren duvarı örüyordu belki de. Öte yandan Mustafa Kemal de sonunda kendini teslim ettiği bu benzersiz kadında besbelli o gücü seviyordu. Evleneceğini arkadaşlarına açıkladığında, onlar, 'Güzel mi?' diye sormuş, Mustafa Kemal de, "Çok güzel olsa zaten evlenmem. Ben kıskanç bir adamım. Zekâsını, bilgisini, terbiyesini beğendim" demişti. Latife hanım, cesurdu. Mustafa Kemal'in yaverine yazdığı bir mektupta, âşık olduğu adamın gözlerini 'bîpayan (sınırsız) denizlere' benzetecek kadar. Bir mektubunda da Mustafa Kemal'den karşılık alamamasından yakınmıyor, "Büyük yerden gelen sükûta hürmet lazımdır" diyordu. O hürmetin bedelinin kendi müebbet sükûtu olacağını, mutlaka henüz hiç düşünmüyordu. Bütün elekten geçmiş tanıkların iştahla dile getirdiği hırçınlığına sarılmamıştı henüz.
Yazılmamış son
Feride gibi o da Batı'ydı. Mustafa Kemal, Latife hanımla evlenirken Batı'yla evlenmişti. Onun gücüne, temsil ettiği değerlere hayranlık duymuş, fakat besbelli kısa bir süre sonra onu hayatının neresine yerleştireceğini bilememişti. Çünkü Batı, yorulmuyor, yılmıyor, silinmeyi reddediyor, taleplerde bulunuyordu. Mustafa Kemal, daha evlenmeden önce babasına, "Kızınız çok asi, Muammer bey" diyerek sevgi dolu bir serzenişte bulunduğu Latife hanıma sonunda tahammül edemez oldu ve besbelli çevresinin de baskıcı desteğiyle beslenerek ona 'boş ol' dedi.
Ayrılıktan sonraki hayatını, yeğeni Bebe, "Canlıyken mezara gömülmek gibi" diye tarif ediyor: "Evde kitap okur, durmadan iskambil falı açardı. Askerler kapısında bekliyor, dışarı çıkamıyor. Bazen onları atlatmak için, çarşafla örtünür, ütücü kadın kılığında kaçarmış. Gazetelere başka isimle tercüme yapıp, romanlar hikâyeler yazıp para kazanırmış."
Latife hanım, o dönemde Mevhibe hanıma yazdığı bir mektupta, eski günleri hasretle anarak şöyle diyor: "Onlar neşe ve ümit dolu günlerdi. Kısa bir zaman içinde bütün emellerim, ihtiyaçlarım, hatta insanlık ve vatandaşlık haklarım birer birer sararıp solup sonbahar yaprakları gibi yerlere saçıldı.
Hiç kimsenin anlamadığı nice yoksunluklarla boğuştuğum bu acı günleri düşündüm."
O yoksunlukları öğrenemeden; bir gazetede çalışma isteği bile 'uygun görülmemiş', hayatını gözaltında fal açarak geçirmiş bu kadının neler hissettiğini bilemeden onun aşk hikâyesine ilgi duymak bana çok zor geliyor. Toplam üç buçuk yıl süren bir ilişkinin ceremesini ömür boyu çekmiş olan hiç tanımadığımız bu kurban, zorun ve zaruretlerin tarihinde, diğer benzer kurbanlarla birlikte için için sızlıyor.