Oy mahalle, mahalle!

Cemaat yerine mahalle. Dünya yüzümüze gülüyor, hayatımız verimli, lâkin mahalleli beter

Bize bütün dünyayı ve bir türlü yürümeyen hayatımızı açıklamaya bir kavram gerek. Her zaman gerekmiştir. Bütün kapıları açabilen bir şifre. Her sofraya kabul görmemizi sağlayacak bir parola. Sosyal bilimlerden hoyratça gasp edilmiş kimi kavramlar etrafında uzun vakitler geçirip karşılıklı nalıncı keserlerini bileyen fikir erbabından geçilmez memleketimizde.
Kamusal alanın keşfi, marjinal kelimesinin büyülü tınısı, ılım, istikrar ve daha niceleri bu resimde yerini almıştır. Şimdi bütün milletin 'mahalle baskısı'nın dişlileri arasında çırpındığı varsayılıyor işte. Yakın zamana kadar 'cemaat' diye sözü edilenin yerini 'mahalle' aldı. En büyük yayın organlarının mahalle baskısından değil, bütün yurda yayılan nüshasından takip ediyoruz memleketin korkulu geleceğini. Şimdilik her şey yolunda görünüyor. Ama mahalle bizi rahat bırakmaz. Yani kısacası, dünya yüzümüze gülüyor, hayatımız verimkâr, lâkin mahalleli beter.
Mahalle duygusu, içimizde ince bir sızı gibi yer etmiş, bizi çağsamayla yaralı kılmış bir vazgeçilmezdi oysa. 'Bizimkiler', 'Mahallenin Muhtarları' ve benzeri dizilerle kendimize birer mahalle edinmiştik. Çoktan yitip gitmiş küçük ölçekli, aheste hayatların yeniden canlandırılması projesi olan bu diziler gerçekten de çok tuttu. 'Kahraman' dizilerinin patlamalı reytinglerine karşı istikrarlı ve uzun ömürleriyle televizyon kanallarının birer demirbaşı haline geldiler. Seyirciye kendi muhayyel mahallesinden esintiler getiriyorlardı. Küçük dedikoduların, mütevazı fedakârlıkların, ama her şeyden öte itişip kakışmaya, söze sohbete vakti olan insanların dünyasından kalabalık aile albümleri. Mahalleliliğin bütün sınıfsal çağrıların üstünde, güçlü mü güçlü bir tutkal olduğu hayat tahayyülü.
Ertem Eğilmez'in yıllar önce adeta 'Ulusal Sinema' tartışmalarına cevap olarak kurallarını belirleyip onlarca örneğini sunduğu duygusal komedi filmlerinin devamı olan bu dizilerde yansıtılan mahalleler, elbette hayal ürünüydü. Cazibesi de oradan geliyordu. Kimsenin öyle mahallesi yok. Olmadı da.
Orada kimse baş edilmez bir kötülükle malûl olmayıp, herkes özlenen bir hayatın sevgiyle hâleli dokusunda bir arada erimiş. Çekirdek aileye inat salkım saçak bir sülaleleşme benzeri söz konusu. Seyircideki çağsamaya uygun, zamanın vahşi vuruşlarıyla belleklerde elenip arınmış bir geçmiş resmi.
O resmin, yine seyircinin inanmaya gönlü olmasına güvenerek iyi kötü günümüzle bağlantılandırılmış hali. İyilikçi orta sınıf. Gözü yukarda olanların kıyasıya tiye alındığı, herkesin ama herkesin dersini aldığı bir hayat modeli. Sivrilikler tamamıyla tıraş edilmiş; masumiyetin fazla yara almadan yaşayabilmesi güvence altında.

Mahallenin namusu
Şerif Mardin'in önce Ruşen Çakır, sonra da Ayşe Arman'la söyleşmesi, kutupçu Cumhuriyet mücahitlerine müthiş bir fırsat olarak göründü. Akıl fikir tarihimize de olağanüstü bir çarpıtma, bir yanlış anlama olarak yazıldı. Mardin'in Arman'la söyleşisinde şöyle bir sözü de vardı: "...demokrasi her gün yeniden inşa edilen bir şeydir. Ve insan haklarına tecavüz varsa, insanların teyakkuzda olması gerekir. Kendimi yeteri derecede politikaya girmemiş biri olarak görüyorum, biraz da suçluluk duyuyorum."
Mardin, bir süredir, asla muradı olmayan bir anlam hanesine sıkıştırılabilmesinin açıklamasını yapıyordu o cümlede. Bilimsel düşünceyle olan bütün ilişkisini bilim insanlarından kutu içi draje bilgiler; eğilip bükülebilecek, manşete çıkarılabilecek, nalıncı keseriyle yontulup biçimlendirilebilecek görüşler alma şeklinde kurmuş basınımıza söyleşi vermek için ille de siyasete iyice bir bulaşmış olmak gerekiyor çünkü. Faka basmamak için. Sonradan saç baş yolup nedamet kuyularından sarkmamak için.
Nitekim Mardin, demokrasinin dinamiğini, karşısında düşünme pratiği ve etiği olduğunu varsaydığı insanlara anlatırken apansız kendini 'Malezya'ya benzeyeceğiz' uyarısında bulunan âkil adam koltuğunda buluverdi.
Oysa kadınların elbette korkmaları gerektiğini söylüyor. Kendisine, diğer bütün bilim insanları gibi bir falcı muamelesinin uygun bulunmasına
karşı kibarca risklerden, demokrasinin her an üstüne titrenmesi gereken
bir ülkü olduğu fikrinden dem vuruyor. Korkmaktan korkmamak gerektiğini belirtiyor. Geleceğin, orada bir yerde bizi bekleyen, korunaklı bir paket olmadığını, hiçbir şeyin önceden kestirilemeyeceğini söylüyor. Solculuk geçmişini de determinizmin pençesinde yaşamış olanların anlaması mümkün mü?
Radikal gazetesinin son yıllardaki yegâne güzel sürprizi olan H. Gökhan Özgün'ün dünkü yazısını okumayanlar, gerçekten de çok güzel bir yazı kaçırdı. Özgün, Mardin'e korkmamız gerekip gerekmediğinin sorulmasının ne kadar korkutucu olduğunu vurguluyor, özetlemeye çalışıp mahvetmek istemediğim yazısında. Kendi de ekliyor: "Kendi korkularıyla başkalarını yönetmeye kalkmanın sonu ise, korkarım, esarettir."
Darbeci muhibbi fikir erbabının mal bulmuş mahalleli gibi üstüne atıldığı Mardin söyleşisini kendinden menkul muhtarların yazdıklarına kulak asmadan okuyanın kafası açılacaktır.
Mahalle baskısını kendi postlarına kalkan edenlere gelince.
Mahallenin nasıl bir bela olduğunun tarihini yazacak olan siz değilsiniz.
On yıllarca yargısız infazlara; konu komşusunun bir gün apansız
özgüveni sağlam emniyet güçleri tarafından evlerinde katledilmesine alkış tutan mahalleli görüntüleri karşısında en ufak bir hicap duyduğunuzu hatırlamayız. Anlı şanlı muhbir vatandaş çığlıklarıyla pencerelerimizi cehenneme çeviren darbecilere tuttuğunuz alkışı da unutmamız mümkün değil.
Mahalleleri gözaltı hücrelerine çevirmek için gösterilen çabalara; mahalleliyi komşusunu ölüme yollamaya kışkırtan dile canı gönülden katkıda bulunmanızı da.
Mahallenin namus bekçisi, başbelası delikanlılar gibi oturduğunuz yerden hain ilan ettiklerinizi mahallelerin vahşi katillerine işaret eden siz değil misiniz?
Şimdi irtica korkusundan üreyecek bir ikbal kuyruğuna girmiş, mahalleliye olan güvensizliğinizi dile getiriyorsunuz.
Ertuğrul Özkök, bir süredir yakınıyor. Bu kaygıları, korkuları dile getirmeye hakkımız yok mu? diye. Elbette var. Zaten bu kaygılara, korkulara sahip olmamak, Mardin'in de örnek olduğu gibi, hiç de akıllıca değil. Ama mahalle sandıkları önünde, gazetelerin maviden söz etmesi bile asker tarafından yasaklanmışken neredeyse şeffaf zarflar içinde (mavi olanlar fark edilsin diye) darbe anayasasına verilmiş yüzde doksanın üstünde onayı gururla ikide bir kafamıza kakarken sizin içtenliğinize inanmak nasıl mümkün olacak?
Özkök, Hrant'ın ölümü üstüne, katil çocukları da anlamamız gerektiği üstüne bir yazı yazmıştı: "Bu işi çözmek istiyorsak, hepimiz empati duygularımızı geliştirmeliyiz. Mahalledeki o çocuğu da anlamaya çalışmalıyız. İkinci Cumhuriyetçi fikirlere sahip birisi, kendisi için
'Vatan haini' ifadesinin kullanılmasından rahatsız oluyorsa, başkalarının da başka ifadelerden rahatsız olabileceğini düşünmelidir.
Mesela, milliyetçiliğin çok kötü bir şey olduğunun sürekli vurgulanmasından."
Demek ki bütün hayatımızı potansiyel katil mahallelinin duygularına, baskı örgütleyip memleketi sürükleyebileceği olası uçurumlara göre ayarlamalıyız. Bu anlayışın demokrasiyle en ufak bir ilintisi kurulabilir mi?
Kaldı ki büyük gazetenin daha geçen gün, bir soytarının uydurduğu bir haber müsveddesini, üstelik ilgili şahsın tamamen uyduruk olduğunu belirtmesine rağmen kacaman bir manşetle duyurmasına ne demeli? Pınar Selek'in Öcalan'dan evlenme teklifi aldığı söylentisini, yıllardır çekmediği kalmamış bu genç sosyologun kocaman fotografıyla yayımlamak nasıl bir mahallelilik davranışıdır? Büyük gazetenin, Selek'in saçının bir teline zarar gelirse bundan sorumlu olacağını buradan ilan ediyorum. Beğenmediklerini mahallenin katillerine işaret edip sonra da mahalle baskısının yakıcılığından yakınarak demokratlık taslamak çıkmaz sokaktır.
Mahalle baskısı elbette olacak. Hep vardı. Kimi mahallelerde metrelerce bayrak asılacak, asmayan korkacak. Kimilerinde başını örtmeyen kendini tehlike altında hissedecek.
Mesele, ordu, mahalle, bürokrasi ve bilumum baskı üretme merkezlerine rağmen çeşitliliği, farklılığı, renkliliği, özgürlükleri korumak için mücadele etmektir. Demokrasi serüveni de bundan ibarettir.