Serendipçe

Bugün bahçede bir sözcük ağırlayalım istiyorum. Çok sevdiğim, içimi karıştıran bir sözcük. Batı dillerinin hemen hepsinin ortak olduğu bir sözcük: Serendipity.
İngiliz siyasetçisi, aristokrat yazar Horace Walpole’un türettiği bir sözcük.
Sir Horace Mann’a yazmış olduğu 28 Ocak 1754 tarihli
mektupta, şöyle anlatıyor: “Bu buluşumun kendisi bir serendipity ürünü; çok kullanışlı bir sözcük, daha nasıl desem bilemiyorum, iyisi mi anlamındansa nereden türediğini anlatayım. Saçma bir peri masalı okumuştum, adı ‘Serendip’in üç prensi’ idi. Haşmetliler gezdikçe kazayla ya da ferasetleri sonucu, durmadan peşinde olmadıkları şeyleri keşfediyorlardı.”
Walpole, özlü sözleri ve mektuplarıyla sivrilmiş, gotik edebiyatın temsilcilerinden. “Hayat, düşünenler için komedi, hissedenler içinse trajedidir” sözü pek ünlü.
Serendip, Seylan’ın, yani şimdiki Sri Lanka’nın kadim adı. Sanskritçe Sinhaladvipa’nın (Sinhala adası) bozuşmuşu. Walpole’un sözünü ettiği masal da eski bir İran masalı. Sultan Cafer’in, üç oğlunu, dünyayı gezip tanısınlar diye yolladığı seyahatte karşılaştıklarını anlatıyor.
Serendipity, aramazken bulunan, mutlu tesadüf. Mutlu kaza. Zaten Fransızca karşılığı da ‘hasard heureux’. Talih ve tehlikenin aynı sözcükte buluştuğunu da bu fırsatla buraya not ediverelim.
Biz de gelin bu sözcüğe ‘serendipçe’ diyelim. İsteyen daha iyisini türetebilir elbette.
Ben de şu aralar Umberto Eco’nun ‘Serendipity; Dil ve Delilik’ adlı kitabını okuyorum. Eco, her dem şimşekler çaktıran zekâsı ve diliyle tarihe farklı bir okuma önerisi getiriyor. Hataların, yanlışların, insanlık tarihinde çok önemli buluşlara, sıçramalara yol açmış olduğunu anlatıyor.
Şu yeisle terbiye edildiğimiz günlerde serendipçeyle ruhumu serinletmeye çalışıyorum kısacası. Bu beceriksiz yazının amacı, size de aynı şeyi önermek.
İkide bir, “Ya aramadıkları bir şeyi bulurlarsa” diye iç geçiriyorum. Ya niyetlenmedikleri, hatta fikrinden
bile çok korktukları bir ışımaya neden olursa itişmeleri?
Ya kapalı kapılar ardında yürüttükleri pazarlıklarda belki bir dil sürçmesi sonucu, belki havaların da kışkırttığı bir huysuzluk haliyle gözlerimizin önüne fırlayıp burada sürdürürlerse hesaplaşmalarını?
Ya toplum olarak hiç de meraklısı değilken, hatta kaçarken yakalanıverirsek aynalara?
Diyelim mülkiyet kalelerine temel kazarken geçmişimizin kemikleriyle karşılaşıverirsek? Sonsuza dek bulamayalım diye, torunlarımızın torunları da bulamasın diye en derine gömmüş olduğumuz o kemikler birden bize hayatımızın neden bu kadar kısır, mutsuz ve bereketsiz olduğunu anlatırsa?
Ya oradan başlayarak yepyeni bir hayatı hak ettiğimiz duygusuyla tanışırsak? Ya Serendip’in prensleri gibi hırsızlıktan yargılanırken bilgelikle ödüllendirilirsek?
Ya satın almaya gönül indirmediğimiz şanslı bir piyango bileti gibi havadan süzülerek tepemize inerse mutluluk?
Ama serendipçeye kavuşmak için bile gereken malzemeden yoksun olduğumuzdan korkuyorum. Gördüğümüzde tanıyabilecek, bulduğumuzda keşfedebilecek miyiz? İşittiğimizde duyabilecek, kokladığımızda algılayabilecek miyiz? Ya sonsuza kadar kopkoyu bir inkârla lanetlendiysek?
Serendipçe, aramasa bile bakınmayı gerektiriyor çünkü? Kristof Kolomb, Hindistan’a varma umuduyla çıkmıştı yola. Amerika kıtasını rüyasında görmemişti.

Bakmak gerek. Görmek için, bakmak gerek. Durmadan, her yere, her şeye dikkatle bakmak gerek. Şaşkınlığın arkasına saklanmış bir körlükten kurtulmak için. Duymak için, dinlemek gerek. Herkesi, her şeyi dinlemek gerek. Belki Serendip diyarı yanı başımızda usul usul demleniyor.