Son baba Müslüm

Müslüm Gürses'in jiletli yoksulların ikonu olmaktan reklam komikliğine geçmesi ilginç.

Daha 50'li yıllara gelmeden, Freud'un 'Grup Psikolojisi ve Ego'nun Tahlili' üstüne düşünürken Adorno, odak ilkenin birey ve kitle arasındaki bağın libidinal özelliği olduğunu saptar ve bunu kendi faşizm ve faşist propaganda okumasına izdüşürür. Ailenin çöküşü sonucu, artık baba yegâne koruyucu olmaktan çıkmış, psikolojik olarak da üstün bir sosyal fail olmaktan çıkmıştır. Adorno da Hitler'in bir baba figürü, bir Kayzer değil, bir 'Führer', bir ağabey figürü olduğunu saptar. Babanın yerini ve bütün yetkilerini devralan ama onunla fazla özdeşleşmekten kaçınan bir ağabey. Böylelikle faşist lider ve kitlesi arasındaki libidinal bağ, özdeşleşmeye ve narsisizme izin veren bir ilişki iklimi yaratır. Takipçisi, liderinde olmak istediğini görür. Dolayısıyla faşist liderin, bendelerinin günlük hayatından fazla kopmadan, ürkütücü bir farklılık göstermeden varlığını sergilemesi gerekmektedir. Kendini takip edenlere benzemeli ve bu benzerliği hissettirmelidir. Adorno, Hitler'in imgesini de bu stratejiyle açıklar.
Ona göre Hitler kendini King Kong ile bir taşra berberi kırması olarak sunar. Faşist lider, kendini takip eden küçük adamların bütün kolektif tıynetlerini daha geniş ve zengin biçimde kendisinde birleştiren bir 'büyük küçük adam'dır. Adorno'nun o zamanlar yeterince ciddiye alınmamış faşist lider analizi tam da bu nokta üstüne kuruludur: "Hitler, ucuz soytarılıklarına rağmen değil, tam da bu nedenle, sahte vurgulamaları ve maskaralıkları yüzünden sevilmiştir." Faşist liderin ağabey olarak imgesinin en can alıcı noktası da, baba karşısındaki ikirciktir. Babanın yerine geçip aynı zamanda onun iktidarını tehdit eden 'Ağabey', iktidar adına babanın asla izin vermeyeceği kolektif şiddete de onay verir, hatta kışkırtır.
Son dönem Cumhuriyet tarihinin ırkçı saldırılarının arkasında sırıtan ve bir türlü kıstırlamayan ağabey gölgesi bana toplum olarak bir eşikten atlamışlığımızı da hissettiriyor açıkcası.
Alparslan Türkeş'in başbuğ babalığından kalkıp geldiğimiz nokta, bir kıvılcıma bakan genç periferi açlarının yerel üniformalı-üniformasız abilerin koltuk altına sığınıp kendilerine parlak bir kimlik edinme çabası.
Babaların, variyetli ya da variyetsiz, ufkumuzdan usul usul silinmesi; Süleyman Demirel'in sonunda bir daha asla hükmü geçmeyecek şişman bir tarih sayfasına dönüşmesi, ağabeylerin gizli iktidarını ilan ediyor.
Öte yandan bütün vahşi iktidar pratiklerinin küçük ölçekli resmi olan popüler kültür dünyasında da bir süredir baba bildiklerimizin tökezlemesi, çaptan düşmesi üstüne düşünüp duruyoruz.
Beni en çok ilgilendiren, Müslüm Gürses'in jiletli yoksulların ikonası konumundan reklam komikliğine geçişi. Henüz jiletlerini kendi göğüslerinde bileyen yoksulların babası iken onları jiletleriyle baş başa bırakıp kurda kuşa teslim etmesi.
Burada gözden kaçırılmaması gereken, sırlarıyla muhkem kalesinden başını uzatır uzatmaz kendisini istemediği kadar ulaşılabilir bulması. Otuz yıldır görmediği babasının, anasının katili olduğunu öğrenmemiz. Bunca yıl saklanmış onca acılı hikâyenin birden ortalığa dökülüvermesi.
Oysa şimdi ekranlardan yakışıksız bir görüntü sergileyerek 'bırrr'layan son babayı nasıl bilirdik.
Müslüm Baba
Onun fotoğrafı, siyah beyaz çekilmiş. Sonradan renklendirilmiş. Pastel. Bir de sarmaşık gülleriyle çerçevelendirilmiş. Gerçekdışı bir uçuculuk var, her şeyde. Resimli-süslü kamyon kasalarını, eski berber aynalarını, Dünya Güzeli Züleyha'yı, Ağlayan Çocuk'u hatırlatıyor. Aile albümünün kanayan yanında. Mağlupların başucunda duruyor. Müslüm Baba. Varoşların Azizi.
Nereye gitse, ardında bir yetim ordusu. Müslüm Gürses, hiçbir starın sevilmediği gibi seviliyor. Onu sevenler, kaybedecek bir şeyi olmayanlar çünkü. Feryat figan, kan gülleri; vereceğini yalnız kendi etinden, kendi canından artıranların korkunç aşkıyla seviliyor. Şu dünyada en ufak hükmü bulunmayan; suretleri en çok sabıka kayıtlarına yakışan karaşın kavruk adamlar, tekinsiz mahalle aralarının hapçı kızları. Onun babası olduğu cumhuriyet, nüfusu gittikçe artan üçüncü sayfa kahramanlarının cumhuriyeti.
Orada âdetler farklı. Şiddet farklı. Babanın konserleri, topluca kendinden geçme ayinleri. Tuhaf kültlerin ancak gizli kameraya gelebilecek tapınma görüntüleri. Basbayağı dini arınma ritüelleri, jiletin kollarda, göğüslerde bıraktığı izlerle son bulan.
Müslüm Gürses, televizyona çıktığında kitlesi onu takip ediyor.
Yol gösterenlerin el kol hareketiyle alkışlamaya, gülmeye, oturup
kalkmaya hazır temiz orta sınıf seyircilere alışık koltuklara yığılan yetimler, denetimsiz bir coşkuyla sıkı bir nümayişe çeviriyorlar babalarının programını. Birlikte söylüyorlar: "İtirazım var bu dertli şansıma/ Dertlerin cümlesine/ Talihin böylesine/ Hayatın sillesine itirazım var/ Ben hep yenilmeye mecbur muyum?/ Ben hep ezilmeye mahkûm muyum?" Onları denetleyebilen tek kişi, Gürses. Kimileyin küçük bir baş işaretiyle, kimileyin ellerini kaldırıp her birinin sırtını tek tek sıvazlar gibi yaparak. Asla otoriteryan bir tavırla değil.
Lider gibi değil. Ermiş gibi.
Varoşların kötü çocukları Müslüm Gürses'i dost muhabbetinde sarhoş olup şarkı söyleyen ağabeylerini dinler gibi dinliyor. Şarkılarını
müthiş gırtlak oyunlarıyla ya da tertemiz akademik bir tavırla söylemiyor elbet. Her dizede hâkimiyetini kaybediverecek, sonunu getiremeyecekmiş gibi söylüyor.
Her an hata yapıverecekmiş gibi. Hayranlarının hayatına tutulan ayna. Ayağı kaydı kayacak. Müziğin hep gerisinde kalıyor, son anda yetişiyor. Kafası iyi. Öyle iyi ki kimseye ders verecek, erkeklik taslayacak, yerli yersiz böbürler sallayacak hali yok.
Ne kadar itirazı olsa da hali yok. Kafası nal, yüreği mangal. Kırılgan mı kırılgan bir adam.
Az konuşuyor. Çok bildiği, çok hazmettiği düşünülüyor, bu yüzden. Dilinin peltekliği, zor konuşuyor olması, yıllar önce geçirmiş olduğu ağır bir trafik kazasına yoruluyor. Yaralı.
Müslüm'ün babalığı, babanın hayat kurtaramadığı, aileyi doyurup ayakta tutamadığı, iktidarının sarsıldığı bir dünyanın babalığı. Çocukları
ona can verebilmek, kendilerine benzeyen bu uçucu, bilge adamı
ayakta tutabilmek için her şeyi yapmaya hazır. Müslüm baba, konuşurken birden 'ha ha ha' diye gülüveriyor. Oraya çıkarılmış bir bebek gibi. Sık sık gülüyor. Kitlesinin şefkatini kazanmakta hiç zorlanmadığı aşikâr. Tevazu oyununda da rakip tanımıyor. Karşısındakinin övgülerini bir çırpıda müstehcen kılabilen bir kıvraklığı var, tevazuunun.
O, gerçekten de halk arasında 'baba adam' tabir edilen türden.
Onun Baba olduğu dünya, insanların kelebek gibi yaşayıp kısacık ömürlerini bir çırpıda tükettikleri bir dünya.
O, vakitsiz ölenlerin babası. Kalbi çatlar, o babaların. Verem olurlar.
Kan tükürürler. Hızla yaşlanıp hızla göçerler.
Müslüm Gürses'in serüveni melodramın ağdasına, bütün damardan insanlık hallerine açık olduğu için, büyüleyici. O, bu toplumun sahip çıkamadığı, hepimizin çocukluğunun ya da gençliğinin ıstırap ikonasının; dünyanın en güzel gözlü kör kızının sevgilisi. Hepimizin gözü önünde düşmüşken kaldırdığı eşiyle birlikte en alttakilerin fotografında köşede duran dalgın adam, o.
Ama belki de yorulmuştur. Jiletlerin ışıltısından, kanla tartılan babalığından bitkin düşmüştür belki. Rutubetli atölyelerin kavruk çırakları onun 'Usta'sını söyleyedursun, onun itirazı çoktan ürkütücü bir racona nefes vermiş olsun, popüler kültürün dayattığı kurallara direnmek çok güç. Yıllar önce babalık imgesi üstüne yazdığım bir yazıda gölgesi o zamanlar hâlâ üstümüzden eksik olmayan Demirel'le Müslüm Gürses'i karşılaştırmış, şöyle bağlamıştım: "Her durumda, kabul görmüş baba imgesi, bireyin intiharı oluyor. Demirel'in artık aşina olduğumuz için sineye çekebildiğimiz zulmüne yıllarca evlat yetiştiremedik. Müslüm babayı izlerken çekilen jiletler de mazlumun kendi bağrında parlıyor. Babasının iktidarsız itirazını izlerken kendisine acıyıp hayatına jilet atan evlatla, babasının itirazsız iktidarı karşısında çaresizliğe kapılıp hayatını suskunluğa kilitleyen evlat, aynı resimde kanıyor."