Susurluk nereye kadar?

11 yıl bizi, yargıyı, siyaseti, memleketi oyaladı. Dünyanın en gururlu kaçağı olarak hep ortalıkta, hep meydan okuyarak dolandı.

11 yıl bizi, yargıyı, siyaseti, memleketi oyaladı. Dünyanın en gururlu kaçağı olarak hep ortalıkta, hep meydan okuyarak dolandı.
Susurluk çetesi üstüne gidildikçe her köşede, her satır başında onun adıyla karşılaşıyorduk: Mehmet Ağar. O, Başkomiserdi. Her şeyden haberi olan, her şeyin başında olan oydu. Henüz onun bu memleketin yetiştirmiş olduğu en dokunulmaz şahsiyet olduğunu bilmiyorduk. En azından siyaset hayatı sona erecek sanmıştık. Susurluk kazası, bir anlamda bu toplumun masumiyetini yitiriş miladıdır.
Susurluk kazası, Türkiye'nin eline geçen yegâne demokratikleşme fırsatı olarak semalarımızda yükseldiğinde, bu fırsatı Ağar yüzünden ıskaladık. Hesap vermeye tenezzül buyurmuyordu elbet. Vaktini kollayıp, Çiller'in can çekişmesini izleyip (hem de kolaylaştırdıktan sonra) partinin başkanlığına adaylığını koyduğunda görüp göreceği ikbalin sonuna geldiğini asla düşünmüyordu. Susurluk kasasına vurduğu kilitten de en ufak bir mahcubiyet duymuyordu.
Milletinin bağrından kopmuş bir vatansever olarak, önemli olanın, halkın gözünde muteber olanın 'Ecevit dürüstlüğü' olduğunun da farkındaydı. Ona çalıştı: "Ben devletten çalmadım, kredi almadım, teşvik almadım, banka soymadım, hazine arazisini yağma etmedim. Ben, devlet nizamına isyan eden bir eşkıya grubuna karşı mücadele ettim. Güvenlik güçlerinin sorumlu bir amiri olarak, hukuk düzeni içinde, kanuni yetkilerimi kullanarak bunların bertaraf edilmesinde görev aldım. Bununla da iftihar ediyorum. Geçen süreç, benim bu konudaki haklılığımı ortaya koymuştur" diyordu.
Oysa, Ağar'ın maddi menfaat konusunda iddia ettiği tenezzülsüzlük, ne MİT raporunda, ne de İHD dosyasında onaylanıyordu. Mafyayla çıkar ilişkisi olduğu yönünde dökümler içeriyor her iki çalışma da. Kaldı ki, 'bir arkadaşının' kendisi ve ailesine tahsis ettiği mülkte ikamet ediyordu. Anlaşılan yine 'bir başka arkadaşının' finanse ettiği büyük bir düğünle oğlunu evlendiriyordu. Gerektiğinde onun bunun, sözgelimi Erol Evcil'in uçağını kullanıyor, sıkıştırılınca, ANAP'lılar da kullanmadı mı, diye soruyordu. Yani çok şükür sıkıntı içinde yaşayan bir Türk büyüğü olmadı. Eşkıyayla 'hukuk düzeni içinde' savaştığı iddiası da Susurluk'ta patlak veren çete, işlenen cinayetler, uyuşturucu ayağı ve envai çeşit karanlık ilişkiyle lekeli.
DP'nin başkanı olarak uzun süre Türk sağını birleştirecek kudretli lider muamelesi gördü. Halkını sık sık şaşırttı. Demokrat olunacaksa onu da biz oluruz tavrıyla yiğit bir demokrasi fedaisi olarak çıktı karşımıza. Yoluna kurbanlar kesen, tırnağına canını vermeye hazır ülkücüleri kızdırmaktan çekinmedi. Kürt meselesi üstüne söyledikleriyle zamana ayak uyduran büyük liberal lider olarak sivrilmeyi amaçlıyordu besbelli. Takiyeyi ille Milli Görüş geçmişi olanlarda aramaya şartlanmış cenah tarafından itibar da gördü. Hatta açıkça Kürt sorunu hakkında böylesine geniş ufuklu açıklamalar yapmaya onun hakkı olduğunu iddia edenler vardı. Kürt siyasetçiler arasında bile. Gerekçeleri de Ağar'ın savaşmış olduğuydu. Bu tuhaf mı tuhaf Türk işi mantık burkulma önermesi şuydu: ön safta savaştığı için barışı talep etme, barışı getirme hakkı da en çok ona aitti.
İyi bir hatip olarak soğukkanlılığını koruyarak ucuz polemiklerden kaçınıyor, Türk siyaset dünyasının müptezel oportünizm hamlelerine tenezzül etmiyordu.
Kanımca siyasi hayatının son merhalesinde yanıldığı nokta da buydu. Merkez, çoktan AKP tarafından işgal edilmişti. Merkeze oturmaya yönelik dil ve tavır değişikliği, onu bir savaş kahramanı yüce muktedir olarak görüp baş tacı edenleri de kaçırdı. Ona ve partisine de kala kala oyların yüzde 5'i kaldı.
Mehmet Ağar, sistemin karakutusu olarak bu seçimlere kadar dokunulmazlığını korudu.
Şimdi, seçimlerde yeniden milletvekili seçilemeyen diğer 83 kişiyle birlikte suç dosyaları Başbakanlığa gönderiliyor. Mehmet Ağar, 11 yıl sonra, ilk olarak Susurluk davasından yargı önüne çıkacak.
Hakkında, 'cürüm işlemek için çete kurmak, hakkında yakalama ve tevkif müzekkeresi bulunan kişileri yetkili mercilere haber vermemek ve görevi kötüye kullanmak' iddiasıyla 6-12 yıla kadar ağır hapis cezası istemiyle hazırlanan fezleke, dokunulmazlığının sona ermesini bekliyordu. Şimdi, yargı sürecinin başlayabilmesi için bugün dosyası, diğer 83 'yeni dokunulabilir'in hakkında hazırlanmış 227 dosyayla birlikte TBMM Başkanlığı tarafından Başbakanlığa gönderilecek. Başbakanlık, bu dosyaları Adalet Bakanlığı'na iletecek. Adalet Bakanlığı da dosyaları ilgili mahkemelere gönderecek.

Bu fırsat da kaçarsa
Unutulur korkusuyla defalarca yazmışım. Mehmet Ağar'ın Susurluk denen ve hayatımızın temelinde lağım gibi uğuldayan, Şemdinli gibi benzerlerini üreten karanlığın üstüne nasıl titrediğinin, bu konuda aydınlanmak isteyen halkını nasıl küçümsediğinin küçük bir örneği olarak hatırlayalım.
Emniyet Genel Müdürlüğü döneminde Hospro şirketi tarafından hibe edilen, Türkiye'ye getirilmesinin ardından 3 kolisinin kaybolduğu belirtilen silahlar konusunda basına gözdağı verirken, "Resmi makamlar neyin ne olduğunu biliyor. Türkiye'ye zarar verir bu yaptığınız işler. Bunlar konuşulmaz. Gerek yok. İşlerin dibini, köşesini, kenarını bilmiyorsunuz... 3-5 tane kayıp olan varsa vardır, çok önemli değil. Çıkmamıştır nakliyede... Devletin ciddi işleri bunlar... Bekleyin de bir soruşturma bitsin. Ne çıkacak? Türkiye burası, 50 bin tane örtülü, açık gizli iş olur." diyordu. Bütün usta muktedirler gibi görünürde kendini değil devletini savunuyor ve böylelikle devletin ta kendisi olduğu izlenimi uyandırmaya özen gösteriyordu. Susurluk kazasından sonra yaptığı açıklamalarda da Kocadağ ve Bucak'ın Çatlı'yı yakalamış, teslim etmeye İstanbul'a götürürken kaza geçirdiklerini ilan etmişti. Yaratıcı sanatçılığı gerçekten etkileyici: "Çıkmamıştır nakliyede." Halkının başına da gelir böyle şeyler. Manav eksik tartar. Markette sardırırsın, eve gelirsin, torbadan çıkmaz. Ağar, gözümüzün içine baka bak, 'Siz anlamazsınız' diyor ve çocuklarını kandıran bir baba gibi, gücüne güvendiği için hayli özensiz davranıyordu. Bunları söylerken Peter Sellers'ın dedektif Clouseau'su kadar ciddi ve kendinden emin ama ne onun kadar sakar ne de sevimliydi. "Türkiye burası, 50 bin tane açık, gizli iş olur" diyerek nasıl bir çöplükte yaşadığımızı, sanki kendisi yıllarca Emniyet Genel Müdürlüğü, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yapmamış gibi, dolayısıyla bu durumdan sorumlu değilmiş gibi büyük bir fütursuzlukla dile getirebiliyordu.
Hakkında yazılan MİT raporu ve İHD dosyasında, mafyayla çıkar ilişkilerinin yanı sıra Ağar'ın karıştığı işkence ve yargısız infazlara da yer veriliyordu. İstanbul Emniyet Müdürlüğü yaptığı dönemde 'Ölüm Timi' kurdurduğu, birçok gözaltında ölüm ve ev baskınından sorumlu olduğu savunuluyordu. Her taşın altından onun adı çıkıyordu. O, her yolsuzluk ve devlet cinayetine 'Münferit' diyordu. Ona kalırsa, "Çok basit bir Susurluk olayı büyütülmüştür". Yüzündeki derin sıkıntı ve kendi bildiklerini bilmek isteyen, merak eden herkesi küçümseyen ifadeyle yaşayan en güçlü Türk olarak tanıdık onu. Muhteşem seçim kampanyasının sloganıyla 'Adam gibi adam'dı o.
Susurluk'un 11 yıl sonra da olsa yargıya intikali kutlu bir olaydır. Demokratikleşme sıkıntısı çeken memleketim için çok önemli bir fırsattır.
Mehmet Ağar ve silah arkadaşları yargılanmalıdır.