Taş fırın demokrasisi

Sokaktaki adama yeni bir kelime, bir tanım, bir adlandırma hediye edebilmek, bir televizyon dizisinin başarısını kanıtlar.

Sokaktaki adama yeni bir kelime, bir tanım, bir adlandırma hediye edebilmek, bir televizyon dizisinin başarısını kanıtlar. Nitekim 'Aman Çocuklar Duymasın' adlı dizinin, halkı yaklaşan seçimlerden, adayların propaganda konuşmalarından çok heyecanlandırdığı anlaşılıyor. Seyirci milletin çekirdek hayatının nasıl sevimli, ışığı iyi ayarlanmış bir stüdyo fotografına tercüme edilip aile albümüne yakışır hale getirildiğinin hikâyesi, kanımca ille çözümlenmesi gereken bir düğümlenme sunuyor. Özenli bir stüdyo fonu önünde profesyonel bir el tarafından yerleştirilmiş aile bireylerinin önce evin en görünür yerine asılacak, oradan da sonraki kuşaklara yadigâr bırakılacak fotografı: 'Ne şirin aileydik biz, yavrucuğum.'
Hayatın, yaşanırken bir anı olarak düzenlenmesi, gerçekliğin şık bir enstalasyon olarak kurulması gereği, hayalet misafir odaları, albümler,
slayt kutuları, saklanan patiklerin yanında bir yer ediniyor bu dizi de. Yaşanan acı çekirdeği tahammül edilir kılan; cömertçe atılmış baba dayaklarını, evin kapısını bacasını tutan o ölümcül sıkıntıyı, yokluğu, yoksunluğu, birbirine kilitlenmiş çıkışsız hayatları sanki bir cinin buhurdanıyla tütsüleyip sevilesi kılan bir önerisi var, dizinin çizdiği resmin. Ne masum bir hizmet, öyle mi?
Taş fırının erkeği
Dizinin en vurucu yanı, baba kahramanın erkeklik halleri üstüne durmadan inciler savurması. Dolayısıyla bir ev halinin küçük minik çatışmalarını izlerken aynı zamanda koyu bir kıraathane sohbetinden de uzak kalmıyorsunuz. Mamafih babamız, katıksız bir maço olma ve en önemlisi öyle kalma gayretinde, kendine taş fırın erkeği, bozulmuşlara da light erkek diyen, ama zamanının çoğunu evinde karısı ve çocuklarıyla geçiren bir adam. Türk aile babasının optimumu. Nitekim aktör Tamer Karadağlı, canlandırdığı tipten (ben onun gibi karakter diyemeyeceğim) çok memnun: "Bizim halkımız kahramanları sever. Kadir İnanır da, Miroğlu da bu yüzden çok sevildi. Onlar seyircinin olmak istediği kahramanlar. Haluk ise (dizideki baba) oldukları. Haluk, Türk halkına her evde bir kahraman olduğunu gösterdi" diyor. "Bizim kadınımız sert davranıştan hoşlanıyormuş. Bu ortaya çıktı" muştusunun hemen ardından "Haluk, her türlü maçoluğuna rağmen demokratik bir adam. Karısına asla vurmuyor. Çocuklarına asla şiddet uygulamıyor" diye de ekliyor. İnsan babasından, kocasından daha ne ister?
Taş fırın erkeği, panik halinde, kapıyı pencereyi dış dünyaya kapalı tutmaya çalışan, aile bireylerinin özgürlüğü konusunda tavizsiz, şiddet konusunda çocuksu heyecanını kaybetmemiş, dolayısıyla oğluna
dövüş teknikleri öğretmeye çalışan, altından kalkabileceği durumlarda zorbalığa başvurmaktan hiç çekinmeyen, kadınların hükmedilmesi gereken bir alt sınıf olduğu hakkında renkli söylevler çeken bir aile babası. Onu gülünç ve sevimli kılan, heyecanının yanı sıra, kendisine rağmen değişen dünya karşısında aldığı yenilgiler. Evde aklıselimin sözcüsü olmak, kocasını yatıştırıp doğru yola çekmek dışında bir işlevine tanık olamadığımız karısı ile tatlı itiş kakışlarından doğan komik, baba modeli oğul ve ana modeli kızdan oluşan sevimli yavrular ekibinin de katkısıyla diziyi seyirci millet açısından vazgeçilmez kılıyor. Anayı oynayan Pınar Altuğ, bir söyleşisinde coşkuya kapılıp, "Keşke Türkiye'de Meltem'ler (oynadığı tip) ve Haluk'lar çoğalsa. Kadınlar daha verici, daha akılcı, daha anlayışlı, erkekler de Haluk gibi olsa. Haluk, karısına çok âşık, dolayısıyla çok sadık, asla şiddet kullanmayan kentli bir maço" deyivermiş.
Burada da magazin dünyasının, patron olduğuna inandırılan ama aslında zeki bir kadın tarafından başa çıkılması hiç de zor olmayan sert erkek idealiyle karşı karşıyayız. Tatlı sert. Zarafet, incelik, gönül alma gibi hasletler kadınsı, erkekte sahte duran özellikler ya, dizinin taş fırın babası, kalın nidalarla (seyirci milletçe benimsenen ba ba ba ba, anaaa gibi) hissiyatını açık eden bir çocuk-adam. 'Her kadın bir faşist sever' özlü deyişinden türetilmiş, çağın isterlerine uyarlanmış, komik ama güçlü, kaba ama duygusal bir yaratı. Ama aslında kendisi seyirci milletin aile albümüne yakışır bir poz verebilmek için zararlı birçok özelliğinden arındırılmış, eni konu diyet bir ürün. Mideye oturmuyor. Hayattaki muadilleri gibi kendini kaybettiği anlarda kırıp dökmüyor, şişirilmiş egosuyla yakınlarının hayatını tarumar etmiyor.
Değerli aktörümüzün yanıldığı nokta şu; Haluk, erkek seyircinin olduğu değil, görünmek istediği hali.
Taş fırının ateşi
Demirel'in bir söyleşisinde Nazmiye hanımla birlikte dizinin tekrar gösterimlerini bile kaçırmadıklarını öğrendik. Tatlı sert babamızdan bize kalan anılar da, en vahşi, en baskıcı uygulamaların altına şerefli imzasını atıp bir de karşımıza geçip nispet yapması değil nasılsa.
Memleketimizde yaygın kabul gören Otorite dilinin, aslında bendelerinin iyiliğini isteyen, dikkatlice idare edildiği takdirde kimi değişimlere ikna edilebilen, gücü ve iktidar becerisiyle sevimli olduğuna bile inanılmış erkek imgesine yakıştırıldığını kabul etmek zorundayız. Haluklar, aslında hayatımızın fedakâr kapı bekçileri. Onlar olmasa, kayıp gidivereceğimiz, kendimizi asla başa çıkamayacağımız bir dünyada sürüklenirken buluvereceğimiz düşüncesiyle bu günlere geldik. Her an onları ikna etmeye çalışarak, en önemlisi gururlarını incitmeden kimi haklarımızı onlardan alabileceğimiz düşüncesiyle, dizinin anası gibi sabahtan akşama kadar çırpınıyoruz. Büyümeyi reddeden zorba oğlan çocuğu irilerini ikna etme çabasıyla geçen bir ömrün kadınlara cazip geldiği safsatası da cabası.
Yüksek Seçim Kurulu Başkanı, evinde kendi Havuç'unu nasıl kemirdiğini bilmediğimiz Tufan Algan'ın, henüz kararı açıklama-mışken verdiği bir söyleşi, yine aynı taş fırın metafiziğini kafamıza çaldı. Beyefendi, dünyanın en eğlenceli gazetecisi Yavuz Donat'ın yargının siyasallaşması konusundaki bir sorusuna şu cevabı verdi: "Yargıç olarak ülkeyi zarara uğratıp uğratmadığını düşüneceksin. Ve bir şeyi daha düşüneceksin; Üç yüz bin insanımız, Çanakkale'de ne uğruna şehit oldu?" Belli bu noktada masadan fırladı. Karşısında, kendisini mutfağa çağıracak eşi de yok. Çoluk çocuk ne der, aldırmadan devam ediyor.
"O insanlar bu vatan için öldüler.
'Önce vatan' sözü kuru bir ifade değil, dağa taşa kanla yazılmış bir temel ilkedir... Yargı siyasallaşmaz.
Yargı önüne gelen dosyaya bakar. Hukuka bakar. Memleketin menfaatlerine bakar. Çanakkale'e bakar.
26 Ağustos'taki Büyük Taarruz'a bakar, 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ne bakar."
Buyurun size siyasallaşmamış yargı örneği.
Haluk da dizinin bir bölümünde kızının okul balosuna gitmesine engel olamayınca, şirinlik bu ya, garson kılığına girip baloya sızmış, kızına ve arkadaşına geceyi zehir etmişti.
Yargıç, toplumun güçlü olduğuna inandığı kesiminden alkış alacak bir münasebetsizlikle, durduğu memurîn köşesinden, hop, bir bayrak açıveriyor. Hukuk anlayışını 'Önce Vatan' diye özetliyor.
Taş fırının ateşi demokrasiyi pek çabuk kavuruyor.