Vicdani ret konferansı

Geçtiğimiz hafta sonu Bilgi Üniversitesi'nin şefkatli kucağında Uluslararası Vicdani Ret Konferansı vardı. 'Dünyada ve Türkiye'de Vicdani Ret Deneyimleri', 'Zorunlu Askerlik ve Vicdani Reddin Tarihi',</br>'Erkekegemenlik...

Geçtiğimiz hafta sonu Bilgi Üniversitesi'nin şefkatli kucağında Uluslararası Vicdani Ret Konferansı vardı. 'Dünyada ve Türkiye'de Vicdani Ret Deneyimleri', 'Zorunlu Askerlik ve Vicdani Reddin Tarihi',
'Erkekegemenlik, Cinsiyetçilik ve Karşıcinsiyetçilik eeştirisi olarak Vicdani Ret', 'Vicdani Ret ve Antimilitarizmin Felsefe Temelleri',
'Bir İnsan Hakkı Olarak Vicdani Ret' ve 'Vicdani Reddin Hukuki Boyutları' başlıklı oturumlarda akademisyenler ve aktivistler deneyim ve fikirlerini paylaştı. Katılımcılar arasında Almanya'dan, İsrail'den, Amerika'dan gelenler de vardı. Sonuçta sessiz sedasız bir ilk gerçekleştirildi.
Vicdani ret, dilimizin belki en tekinsiz, en az bilinen, üstünde
en az söz alınan tamlaması. Öncelikle vicdan da ret de dilimizin en zor döndüğü, sorunlu kelimeler.
TDK Sözlüğü'nde vicdan karşılığında, "Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine
dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç, bulunç." yazıyor. Vicdan, kişisel huzursuzluğun kaynağıdır. İnsanın dünyayla yüzleşmesinde onu aklıselim diye dayatılan toplumsal zapturapt aygıtına karşı kışkırtandır. Yalnızca vicdanına kulak veren, kendi toplumsal kimliğini kişisel ahlakına kurban etmekten çekinmeyenler,
iyice yalıtılmış, dünyanın ses geçirmeyen kıyısında bırakılır. Vicdani retçilerin, yani askerlik yapmayı reddedenlerin yıllar önce başlatmış olduğu mücadele karşısında basın-yayın organlarının kör-sağır-dilsiz kalması, tam da bunun aleni örneğidir.
"Bir tek yargıcın bile yasalara dayanarak bir insanı boğazlatmaya cesareti olmazdı. Hiçbir amirin bir köylüyü gözü yaşlı ailesinden koparıp hapse atmaya cesareti olmazdı. Hiçbir general ya da asker, disiplin, yemin ya da savaş olmasa 100 Türk'ü ya da Alman'ı öldürüp köylerini yerle bir edemez, bir tek insanı bile yaralamaya cesaret bulamazdı.
Bütün bunların yaşanabiliyor olmasını, bütün bu zulmün sorumluluğunu herkese paylaştırmak suretiyle hiç kimsenin bu eylemlerin doğal olmadığını hissetmemesini sağlayan karmaşık siyasi ve toplumsal makineye borçluyuz. Kimi yasaları yazar, kimi uygular, yine kimi insanları devşirir, onlara disiplin adabını öğretir ki bu da sorumluluktan arındırılmış itaattir. Sonra da bu devşirme adamlar her türlü şiddeti uygular, hatta nedenini ve amacını bilmeden insanları öldürür" yazmış.
Sonra şunu da yazmış: "Zorunlu askerlik hizmeti kurumu, çürük bir evi desteklerle ayakta tutmak isteyen adama benzer. Duvarlar dökülüyor; kirişlerle tutturur. Tavan aşağıya bel vermiş: bir çatı daha inşa eder. Kirişlerin arasından kalaslar fırlıyor; yeni direklerle destekler. Sonunda ortaya çıkan, ayakta duran ama içinde yaşaması imkânsız bir evdir."
Dahası da var: "Halktan silahlanma ve savaş için toplanan vergiler, ordunun koruması gereken emeğin ürettiği değerin büyük kısmını gasp eder. Bütün erkek nüfusunu gündelik hayattan koparmak, üretimi sekteye uğratır. Her an kopabilecek bir savaş tehdidi, toplumsal hayatın bütün gelişmelerini yararsız, fuzuli kılar." "Zorunlu askerlik hizmeti, devletler için bütün sistemi ayakta tutmak için gereken şiddetin nihai sınırıdır. Tebaası içinse itaatin nihai sınırıdır. Duvarları ayakta tutan kemerin hayati tuğlasıdır. Söküldüğünde bütün bina çöker."
"Devletlerin ve düşmanlarının durmadan artan zulmü tebalarından öyle maddi ve manevi fedakârlıklar talep etme noktasına geldi ki artık herkes durup bir düşünmeli: Nelerden feragat edebilirim? Hem ne adına edeceğim? Bu fedakârlıklar benden Devlet adına bekleniyor. Devlet adına bir insan için değerli olan her şeyden, ailemden, güvencemden, huzurlu bir hayattan ve kendime olan saygımdan vazgeçmem bekleniyor."
Bu cümlelerin yazarı Tolstoy, 19. yüzyıl sonunda dünyanın ufkuydu. Her milleten herkesin vicdani ret ilanı sonucu dünyanın mutlak barışa kavuşabileceğine inanıyordu.
Ardımızda bıraktığımız yüz yıl boyunca bu ufkun usul usul karartılmış olduğunu görüyoruz. Vatan uğruna, devlet adına cinayet işlemenin ne kadar normalleşmiş olduğunu yadırgamıyoruz bile.
Aklın geniş soluklu siyasetten geçtiği, aklın hamle anlamına, strateji anlamına geldiği bir iklimin oluşmasını elbette kapitalizme borçluyuz.
Asal soruların fantezi kabul edildiği, akılla duygunun farklı masalara yatırıldığı, kirişlerin putrellerin bize yaşama alanı bırakmadığı bir dünya inşaatı. Güvenlik paranoyası ile güvenlik altında tutulacak bir hayat bırakılmıyor.
Modern devletlerin yaptığı, insanları kendi korkularına hapsetmek.
Akıl tokmağıyla da tepelerinde dikilmek.
Akıllı olmanın şartlarını biliyoruz. Bir tatsızlık çıkmadan bu hayatı
sona erdirebilmek. Vatandaşlık, kazasız belasız korunması gereken
bir emanet.
Ordu ise birçok kanaat liderince ve kulaklara bir tehdit gibi geldiğini tahmin etmesi hiç de güç olmayan kimi anketlerce hâlâ en güvenilir,
en güçlü, laikliğin ve birlik beraberlik ülküsünün yegâne nöbetçisi olarak görünüyor. Ülkenin çıkarlarını kayıtsız şartsız koruyan tek kurum olarak sunulması siyaseti, ahlâkı ve aklı hiçe sayıyor. Satranç ustalarının strateji bilgileriyle besleniyor bu nüfus. Irak savaşına girmenin zorunlu olduğunu savlayan Ertuğrul Özkök'ün o dönemde yazmış olduğu bir yazıyı bir kez daha hatırlatmak isterim. Şöyle başlıyordu: "Geçenlerde güvendiğim emekli bir komutandan şu klasik yorumu dinlemiştim. Bu, Amerikan ordusunda da kabul gören genel bir yaklaşımmış. Buna göre, 'Bir ordu 20 yıl savaşmazsa, harbi unutur.
40 yıl savaşmazsa, o ülke ordusunu unutur. 60 yıl savaşmadığı takdirde,
o ülke askerini yıpratmaya başlar." Bu girizgâhtan sonra yazar, "Ben ülkelerin büyüklüğü konusunda klasik görüşe inanırım. Yani, tarihin ilk dönemlerinden beri geçerli olan teoriye" deyip güçlü bir orduya sahip olmanın şart olduğundan dem vurup yazısını Türkiye'nin Irak'a asker göndermesi gerektiğine bağlıyordu.
Klasikten şaşmayın. Bu ülkenin yegâne klasiği, ordu. Bir Savunma Bakanımızın da yakın zamanda önünde hazırolda durarak Genelkurmay Başkanı'na "Aman efendim. Biz gidiciyiz. Siz kalıcı" dediğini unuttunuz mu?
Zorunlu askerlik Tolstoy'un yüz yıl önce görmüş olduğu gibi insanın, vatandaşın bir rehin olarak tanımlandığı ve üstelik bunu sorgulamaktan bile çekindiği bir kurum.
Erkeğin hoyratça suç ortaklığına çağrıldığı, düzenin simgesel olarak da gerçekten de bir mikrokozmosunu yaşamaya davet edildiği bir araf. Orada hızlandırılmış olarak dünyanın nasıl bir yer olması gerektiği üstüne eğitiliyor.
Orada kadınlardan arındırılmış, saf bir modelle yüz yüze geliyorsunuz. Erkek olmanın imkânlarının sınırı gösteriliyor. Kışla kapısından buyur edilen erkek tomurcuklarının oradan kökü sağlam, dayanıklı erkekler olarak çıkması amaçlanıyor.
O yüzden eşcinseller aşağılanarak muaf tutuluyor bu hizmetten.
Böyle bir taleple kışla eşiğinde mızıkçılık eden eşcinsellerin karşılaştığı zulmü işitmeyen kaldı mı? Onlardan cinsel ilişki sırasında çekilmiş film-fotoğraf talep eden, bu ülkenin en saygın kurumu.
İşi bu kadar zora sürmelerinin bir nedeni elbet ibne olarak yaftalanmanın askerlik hizmetine yeğ tutulabileceğinin fark edilmiş olması.
Bu kurumun temsil ettiği dünya tasvirinde ibnelik hizayı bozmaktır.
Rütbesi olanın olmayana kızlar diye hitap ettiği 'şakacı' ortamda erkekliğin rütbeyle edinilebilen bir paye olduğunu bilmeyen mi var?
İki gün boyunca konuşuldu, tartışıldı. Kanımca bu toplumun
en canalıcı konusu olan militarizm üstüne daha da çoğalarak,
daha da güçlü bir sesle konuşmak, tartışmak zorundayız. Vicdani ret hakkı sadece vicdani retçi gençlerin mücadelesi değildir.