Yoruldum artık!

Bu toplumun çocuklarına reva gördüğü işkence çeşitlemeleri üstüne yazmak, yazanın 'romantik' olarak yaftalanmasına neden oluyor.

Bu toplumun çocuklarına reva gördüğü işkence çeşitlemeleri üstüne yazmak, yazanın 'romantik' olarak yaftalanmasına neden oluyor. Duygusal, coşa taşa yazan 'hassas' kalemlerden biri olmak; gerçekliğin kapıcı dairesinden doğru küflü, yüz kızartıcı duyarlılık temrinleriyle gürültü eden naif kavga adamı resmine altyazı olmak işten bile değil. Medyanın sıcak gündeminden uzakta; doğanın vahşice yok edilmesi, hayvan kıyımı gibi çocukların paralanmasından söz etmek de kimilerince gerçekliğin periferisi muamelesi gören alanlarda takılıp kalmak. Dolayısıyla burun bükülesi uğraşlar. Oysa artık heves üretemememizin de, durmadan kararsız kesimi yüzdelendirme üstüne inşa edilen kader çizgimizin de bu fuzuli duygusallık alanlarıyla birebir ilişkisi var. İkide bir gırtlağımıza çöken siyasi- ekonomik krizler, kendi dünyasını, kendi geleceğini umursamayan bir hayat örgütlenmesinin sonuçları. Çocukları bin bir çeşit işkenceden geçirmeyi sürdürdüğümüz takdirde bankacılık sistemini düzeltip hortumculuk imkânlarına set çekerek bu memlekete bir gelecek satın alabilir misiniz? Beş paralık sevgi gösterileriyle emek harcamaya hiç yanaşmadan hoyratça büyütülen çocuklarla koskoca, bakımsız, elemanı yetersiz bir kimsesizler yurdu, bu memleket. Vatanı sevmekten çocuk sevmeye vakit bulamayan kasaba tüccarlarının memleketi.
Oy vermeyenler
Bugün size aile albümümüzün en az karıştırdığımız, üveylere ayrılmış sayfalarından bir fotograf sunuyorum. Seçim arifesi heyecanı içinde zaman ayırıp biraz bakasınız diye. Yepyeni bir hayat vadeden afili lider pozlarıyla kirlenmiş gazete sayfalarından alınmıştır. Birkaç tahta parçasından çakıp bir de kayış taktığı boyacı sandığını yanına alıp oturmuş. Fotografını çekenin gözlerinin içine bakıyor. Yüzünde her an dayak yemeyi bekleyen bir çocuğun korkusu, onu da aşan koyulukta bir kuşku var. Anlamaya çalışıyor. Ama sanki asla anlayamayacağını biliyor. Sandığın üstüne besbelli adının baş harflerini yazmış. Günün birinde bir suç işlediğinde ya da sokaklarda tecavüze uğradığında anılacağı adını:
E. Y. Altına da ürpertici bir yetişkin sözdizimiyle 'Yoruldum Artık' yazmış. Cakalı şarkı savsözlerinden biri değil.
Kendine yazıklanan, kadere sitem eden, hayata meydan okuyan sözlerden değil. Veciz değil. İşte tam da bu yüzden yakıcı bir sahiciliği var.
Onu bu yaşında yoran, güzelim yüzüne kaygıyı ve kederi nakşeden hayat hepimizin uzaktan akrabası olur. Söz geçiremediğimiz, çoğunluk bizi çaresizlikten delirme raddelerine getiren o hırçın hayat. Şimdi seçimlere hazırlanıyorsunuz. Oyunuzu kime vereceğinize henüz karar veremediniz mi? Yoksa son kararınız, size dayatılan seçenekler karşısında bir kararsızlık abidesi gibi dikilip kimden olduğunu tam kestiremeden intikam almak mı?
Peki Türkiye nüfusunun 16 milyon 88 bininin 6-17 yaş arası çocuklardan oluştuğunu biliyor muydunuz? Onlar zaten oy veremeyecek.
Devletin şefkati
2000 yılında İstanbul Valiliği'nce hazırlanan 'Sokakta Yaşayan veya Sokakta Çalıştırılan Çocukların Korunması Suretiyle Kamu Esenliğinin Sağlanması ile İlgili Güvenlik Kararı'nı işittiniz mi? Biliyorsunuz, sokak çocukları, kamu esenliğini ve güvenliği tehdit ediyorlar. Dolayısıyla '18 yaşın altındaki reşit olmayan çocuklar, gemi, tren, otobüs gibi toplu taşıma araçlarında, mezarlıklarda, nikâh salonlarında ve bar, diskotek gibi eğlence merkezlerinde, cadde ve sokakların kaldırımlarında veya akan trafik içinde, umuma açık yerlerde ve benzeri yerlerde çalıştırılmayacak.'
Dünyanın bütün kapıları düşünülüp kendilerine özenle kapatılmış. Onlardan herhangi bir eşya, mal (kâğıt mendil, çiçek vb.) veya hizmet satın almak da yasak. Sokaklardan toplanan çocuklar, kayıp eşyalar gibi ailelerine teslim ediliyor. Uyarılara rağmen çocuklarını çalıştıran aileler sanık sandalyesine oturtuluyor. 'Ailenin terbiye hakkını veya itaat ettirmek yetkisini suiistimal ederek, çocuğun sağlığını tehlikeye maruz bırakmak' suçundan altı aya kadar hapis istemiyle yargılanan ailelerden suçlu bulunanların cezaları 350 milyon lira para cezasına çevriliyor. Çocuğuna sahip çıkamayan açlar, para cezasıyla terbiye ediliyor. Kısacası devlet, meseleye el atmış durumda. Her konuda devleti suçlamamalı, insanlar da çocuklarına sahip çıkmalı, öyle değil mi?
Daha geçen gün 9 yaşındaki küçük bir kız çocuğu yine gözüne o malum bandı takmış, adının baş harflerine sığışmış, gazete sayfalarından bize görünüyordu. Yemeğini yavaş yediği için kendisini döven babasını polise şikâyet etmişti. Gözaltına alınan baba, Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından serbest bırakılmış, E. B. de Çocukları Koruma Şube Müdürlüğü'nce babasına teslim edilmişti. İl Hizmetler Müdürlüğü, olay basına yansıdıktan, çocuk babaya teslim edildikten sonra durumdan haberdar olup bir araştırma başlattı. Ancak dört yıl önce çıkarılan 4320 sayılı 'Ailenin Korunmasına Dair Kanun', bireyin aile içinde şiddet görmesi halinde koruma altına alınmasını öngörüyor. Yasaya göre mağdur aile bireyinin savcılığa ya da Sulh Ceza Mahkemesi'ne şikâyette bulunması, mahkeme ya da savcılığın da en kısa zamanda evden uzaklaştırma, şiddet uygulamasının ve alkol alarak eve gelmesinin yasaklanması gibi tedbirlerden birine karar vermesi gerek. Geçen yıl itibarıyla Türkiye'de 2 bin erkeğe evden uzaklaştırma cezası verilmiş. Ama merak edip peşini bırakmadınız diyelim, bu kararların uygulanıp uygulanmadığı üstüne en ufak bir bilgiye ulaşamazsınız. Çocuk haklarının kullanılmasına
ilişkin Avrupa Sözleşmesi'ne göre çocuğun doğrudan koruma altına alınması, ona hemen bir avukat atanıp hukuki işlemlerin yürütülmesi gerekiyor. Ama bu da uygulanmıyor. Dolayısıyla göstermelik bir yasanın dolayında göstermelik kararlarla çocuklar kurban edilmeye devam ediyor. Aslında kimsenin bu davaları ve sonuçlarını izlemeye gönlü yok. Çünkü aile içi şiddet, bu toplumun derin vicdanında en ufak bir yarılmaya neden olmuyor. Baba, döver de sever de. Devlet gibi.
Kamu vicdanı
Gözü bantlı bir başka çocuk, gurur kaynağımız Kızılay'ın verdiği kandan, 6 yıl önce, henüz 20 günlükken HIV virüsü kaptığı için okuduğu okuldan atıldı. Aileyle pençe pençe mücadele edip tazminat davasını kaybeden Kızılayımız, faizleriyle birlikte ödemek zorunda kaldığı 62 milyar lirayla namusunu temizledi. Ama o çocuk, güvencesiz hayatımızın kurbanlarından biri olarak anasının gayretiyle var olmaya çalışacak. Hayat onu kapı dışarı etmeye çalıştıkça, büyüklük vehmiyle böbürlenip duran devletinin kayıtsızlığına rağmen, kamunun vicdanına sığınarak burada, bizimle kalmaya çalışacak. Sarı kafasını anasının omzuna gömmüş, resimleri çıktı onun da. Karaciğer yetmezliği yüzünden iki aylık ömrü kaldığı belirtilen 10 yaşındaki Zeliha'nın yanında. Dokusu tutan anası kızına karaciğerinden parça vermeye gönüllü ama baba, kabul etmekte zorlanıyor: "Doktorlar nakil sırasında eşimin de hayatının tehlikeye girebileceğini söylüyor. Eşim ameliyat masasında kalabilir, nakil olursa tedavisi yıllar alabilirmiş. İşsizim, evimi bile geçindiremiyorum. İki aydır ev kiramı veremedim. Yardımlarla geçiniyorum. Kızımın ilaçlarını alamıyorum. Şimdi eşim de yatağa düşerse ne yaparım? 20 yıllık eşimi de kaybetmek istemiyorum." İnsanını bu duruma düşüren; hayatta kalabilmek için çocuklarını ilk elden çıkarılacaklardan görmeye teşvik eden şanlı devlet, öte yandan biraz büyümeyi başarıp liseye kadar gelebilmiş çocukları işkenceye yatıran polislerini kurtarmak için bin bir numaraya başvuruyor.
Nüfusun gün günden daha büyük kesimini oluşturan yoksullar, işe yaramazlar, kayıttan düşmüşler ve onların çocukları.
Avrupa Birliği'nin ağzını sulandırdığına inanılan genç nüfus.