scorecardresearch.com

?Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz?

Adorno, başyapıtı olan ?Minima Moralia?yı ?eski çağlardan beri felsefenin asıl alanı olarak görülmüş ama onun yönteme dönüşmesiyle birlikte düşünsel ihmale, veciz keyfiliklere ve...

Adorno, başyapıtı olan ‘Minima Moralia’yı ‘eski çağlardan beri felsefenin asıl alanı olarak görülmüş ama onun yönteme dönüşmesiyle birlikte düşünsel ihmale, veciz keyfiliklere ve sonunda unutuluşa terk edilmiş bir bölgeyle; doğru yaşam öğretisiyle ilişkili’ olarak tanıtıyor, bu alana da ‘kederli bilim’ diyordu. Kitabın birinci bölümünün alınlığına da Ferdinand Kürnberger’in ‘Yaşam yaşamıyor’ aforizmasını oturtuyordu. Zaten kitabın altbaşlığı da ‘Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar.’
‘Minima Moralia’nın derdini ille de özetleyecek olsak 18. bölümün o ünlü aforizmasını tekrarlamak zorunda kalabiliriz: ‘Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz.’
Kendimi çaresiz hissettiğim, hayatı anlamlandırmakta zorluk çektiğim zamanlarda alışkanlık haline gelmiş. Dönüp dolaşıp Adorno’nun tam yarım yüzyıl önce yazmış olduğu bu baş döndürücü kitaptan bölümler okuyor ve sakin olmaya çalışıyorum. Gazetelerin, televizyon kanallarının hayatımızı bize tercüme ediş biçimleri üstüne düşünmek için bire bir, Adorno’nun yanında durmak.
Theodor W. Adorno, Yahudi soykırımının gelişini adım adım izlemişti. ‘İnsan Auschwitz’den sonra yaşayabilir mi?’, dünyayı açıklama yolunda en önemsediği soru olarak kaldı. Toplama kamplarında yaşananlardan sonra hayatın ‘normal’e dönüşü, kültürün yeniden inşası ona inanılmaz geliyordu. Tiedemann, Adorno’nun olağanüstü yazarlık yeteneğinin,
o dönemi anlatmaya gelince bir işe yaramadığını, Adorno’nun utancının, Auschwitz konusunda şık metinler yazmaya engel olduğunu söylüyor. Bu konuda tekrarlarla üreyen sarsak bir retoriğin tuzağına düştüğünü işaret ediyor. 1950’lerde Adorno, Almanya’da insanlara toplama kamplarında olan biteni hatırlatmanın, geçmişin üstüne bir sünger çekilmesini engelleyici, bezdirici bir kin kışkırtıcılığı olarak görülmesini eleştiriyor. ‘Boş ve soğuk unutuş’tan dem vurarak geçmişin inkârının, kurbanların hatırlanma haklarını da gasp etmek anlamına geldiğini vurguluyor.
Daha sonra Alman ve bütün Batı kültürünün önde gelen ‘leitmotif’lerinden birine dönüşüp budalaca içi boşaltılarak hazır drama kalıbına dönüştürülen soykırım hikâyelerinin bezdirdiği insanlar olarak Adorno’nun o dönem seslendirmiş olduğu itirazı anlamamız belki çok zor olacak.
Auschwitz’in müthiş getirisiyle parlak bir pazara dönüşmüş olması, insanlığın tekamül etmişliğini, böylesine bir vahşetin bir daha asla yaşanmayacağı güvencesinin insanlık vicdanında mühürlü bir gerçekliğe dönüşmüşlüğünü kanıtlamıyor elbette. Görüyoruz.
Toptan gösteriye dönüşen hatırlama alıştırmaları, Adorno’nun sıcağı sıcağına sormuş olduğu o yakıcı soruyu hissetmeye, o soru üstüne, kurulabilecekse bir hayat kurma yolunda düşünmeye izin vermiyor. Faşizm de fi tarihinde parlak bir delinin kışkırttığı insanların geçici çıldırısına ad oluyor.
Oysa Adorno, ‘Auschwitz’den sonra yaşanır mı?’ sorusunu, kendini tüketmeyi göze alarak sormuştu. ‘Pekâlâ öldürülebilecekken kaza eseri de olsa kurtulan herhangi bir insan’ın nasıl hayatta kalabileceğini sorguluyordu. “Böylesi birinin var oluşunu sürdürmesi de, burjuva öznelliğinin asal ilkesi olan ve onsuz Auschwitz’lerin mümkün olamayacağı soğukluğu şart koşar.” Ona kalırsa bu soğukluk, ‘hayatı bağışlanmışların şiddetli suçluluğu’ydu.
Pekiyi ya hiç tehlikeye bulaşmamış olanlar? Adı, polis tarafından arananlar listesine bile düşmemiş olanlar nasıl başa çıkacaklar suçluluk duygularıyla? Adorno’ya kalırsa bu soruya inandırıcı bir cevap vermenin imkânsızlığı, Auschwitz’den sonra felsefe yapmanın imkânsızlığı anlamına geliyordu. Ama o, felsefeden hiç kopmadı.
Daha sonra sürgünde dostu Horkheimer’le birlikte ‘Aydınlanmanın Diyalektiği’ni yazarken de aynı sorunun karasularında yüzüyorlardı. İnsanlık, gerçekten insani bir düzleme ulaşacağına neden durmadan barbarlığa kayıyor? Marx’ın, uygarlık gerisingeri barbarlığa dönebilir kaygısı hakkında söyledikleri de acımasızdı; “Marx’ı dürten korkunun miadı dolmuştur. Gerileme çoktan yaşanmıştır. Auschwitz ve Hiroşima’yı yaşadıktan sonra gelecekte hâlâ böyle bir felaket beklemek, işlerin her zaman daha da kötüye gideceği yollu acıklı teselliye sarılmak olur.”
Adorno, “Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi” diyordu. Kültür endüstrisi merkezlerinde önbiçimlendirilmemiş her şeyin inandırıcılıktan yoksun bulunmasından, doğru olanın mükemmel örgütlenmiş yalan karşısındaki güçsüzlüğünden dem vuruyordu: “Ancak mutlak yalan doğruyu söyleyebilir bugün. Doğruyla yalanın ayrım yapmayı neredeyse imkânsızlaştıracak ölçüde birbirine geçmesi ve en basit bilgi parçasına tutunmanın bile bir Sisyphos emeği gerektirmesi, savaş alanında yenik düşen ilkenin mantıksal örgütlenme alanında zafere ulaştığının işaretidir. Yalanların uzun bacakları vardır: Kendi zamanlarının önünde giderler.”
Adorno, “Gözünüzdeki kıymık en iyi büyüteçtir” diyor.
Sonra da bağlıyor: “Bütün, yanlıştır.”

http://www.radikal.com.tr/9260979260977

YORUMLAR
(7 Yorum Yapıldı)
Tüm Yorumları Gör

yalan - akan-erdoğan

yalan gerektiren herşey,yalandır

Minima Moralia - tayfur

Kitap gerçekten güzel.Hazmetmek için acele etmeden okumak gerek.Altını çizdiğiniz yerler hayli fazla..Hatta hepsi çizilebilir.Anlamak çin tekrarlar gerekiyor.Örneğin şu parağraflar ''Uygarlığın yeniden cehalete dönüştüğünü belirtiriz, ama kendimiz de mektup yazma sanatını unutur, Jean Paul'dan bir metni, yazarın kendi döneminde okunmuş olabileceği gibi okuma yeteneğini yitiririz. Yaşamın kabalaşmasına, hunharlaşmasına bakarak ürpeririz, ama nesnel olarak bağlayıcı bir ahlaktan yoksun olduğumuz için de, her adımda, insani ölçüler açısından barbarca olan, hatta iyi ailelerin o çok şüpheli değerleri açısından bile düşüncesizlik sayılması gereken eylemlerin, konuşmaların ve hesapların içinde buluruz kendimizi'' ''Alçakgönüllülük ve tenezzül birdir. Ezilenlerin zaaflarına ayak uydururken, aslında bu zaaflarda iktidarın önkoşulunu onaylamış ve egemenliğin uygulanabilmesi için zorunlu olan kabalığı, duyarsızlığı ve şiddeti kendimizde de geliştirmiş oluruz. Eğer bugün tenezzül jesti bir yana bırakılmışsa ve ortada görünen sadece uyum ve kaynaşmaysa, bunun bir tek nedeni vardır: İktidarın bu kusursuz gizlenişi, yadsıdığı sınıf ilişkisinin daha da amansızca sürmesine hizmet ediyordur. Aydın için, biraz olsun dayanışma gösterebilmenin tek yolu katı bir yalnızlıktır şimdi. Her türlü işbirliği, toplumsal katılma ve kaynaşmanın bütün insanca değeri, insanlık dışı koşulların sessizce onaylanmasını örten bir maskedir yalnızca, insanların çektikleri acılardır asil paylaşılması gereken: Onların haz ve eğlencelerine doğru atılmış en küçük adım, acılarının daha da şiddetlenmesine yol açacaktır.''

Sağolasın Yıldırım Türker. - tayfur

''Tek sorumlu davranış biçimi şu olabilir: kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak ve özel yaşamımızı da en alçakgönüllü, en iddiasız ve en gürültüsüz biçimde sürdürmek -ama artık iyi yetişmiş olmanın bir gereği olarak değil, bu cehennemde hala soluyabilecek havayı bulabiliyor olmanın utancından ötürü.''Adorno

yanlış mı anladım? - mr. nu

Adorno'yu adı dışında pek bilmediğim için yazarın alıntıladığı, iki altı çizili cümlenin kafama yatmaması hoşgörülür umarım. Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz derken varlığı bütün olmaya çağırmış olmuyor muyuz? Dostlarım, zorluk çektiğim zamanlarda "bütün kalmaya çalışıyorum" dediğime sıklıkla tanık olmuşlardır. Benim için doğru olan insanın duygu, düşünce ve yapıp ettikleriyle bir bütünlük(birlik,tamlık) ortaya koyması gerektiğidir çünkü. Yanlışın içinden bu şekilde çıkabilirsiniz. Yalan, bir parçalanmadır, en az ikiye bölünmektir. Bütün kötülüklerin de kaynağıdır. Adorno'ya bir göz atmalı belki.

YASAMA ISTEGI - sira

Bu soruyu degisik sekillerde binlerce kere sorabiliriz. Örnegin Sivas 93'ten sonra yasanir mi? 19 Aralik hapishane katliamlarindan sonra yasanir mi? Filistin'den sonra yasanir mi? Asit kuyularindan kafataslari cikiyor ve biz yasiyoruz. Ayni soruyu ben de defalarca sordum kendime. Insana imkansizmis gibi geliyor. En dayanilmaz anlarda eriyip yok olmak, topraga sizmak belki de hiclige karismak istiyorsunuz. "Hayati bagislanmislarin siddetli sucluluguyla" da olsa, yillari alsa da bu, yeniden "yasam(?)" a dönülüyor, ama asla "normal"e degil. Soykirimi anlatan belgesellerde bir sahne üzerine cok düsünmüsümdür tutuklular kendi kazdiklari mezarlarinin basinda, kendilerine nisan almis nazi askerlerinin karsisinda öylece dururlar. Neden birsey söylemezler? Neden feryat etmezler? Ip boyunlarina gectigi halde, hala idam kararinin bozulmasini, bir deprem, bir aksilik nedeniyle idamin gerceklesmemesini uman idam mahkumlari gibi nedensiz bir yasama umuduna mi kapilmislardir yoksa herseyin bittigi duygusuyla ölüme mi teslim olmuslardir? Belki de herseyin sirri bir kere gelindigi varsayilan yasamda olabildiginde varolmak düsüncesindedir. Adorno'nun "kendini tüketerek" sordugu "...yasanir mi?" sorusunu belki de insanlar asil hic sormayarak kendilerini tüketerek yasiyorlardir. Vesaire vesaire..

yıldırım bey - 1kodsectimki

siz "yaşam" şeklindeki lüzumsuz uydurukçanın hayat gibi dopdolu bir kelimenin yerini tutabileceğine sahiden inanıyor musunuz?

'Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz? - aykuld1

keske adornoyu Yanlış yaşam doğru yaşanmaz? seklinde yorumlayasayabilseydiniz. sevgiler