Buradan bakınca

Şöyle bir gerilere gidelim. Çok değil, üç yıl öncesine. Soğuk Helsinki'ye. Türkiye'nin aday ülke ilan edildiği AB zirvesine. Avrupalı 14 lider 'he' demesi için Yunan Başbakanı Kostas Simitis'i ikna seferberliğine girmişti.

Şöyle bir gerilere gidelim. Çok değil, üç yıl öncesine. Soğuk Helsinki'ye. Türkiye'nin aday ülke ilan edildiği AB zirvesine. Avrupalı 14 lider 'he' demesi için Yunan Başbakanı Kostas Simitis'i ikna seferberliğine girmişti. Helsinki'de, Türkiye ile Yunanistan arasındaki 'geleneksel rekabeti' bir kenara iten Simitis, Kıbrıs ve Ege için isteklerini asgariye indirip onayını vermişti.
Şimdi de iki gün öncesine gidelim. AB Dönem Başkanı Danimarka'nın Başbakanı Rasmussen, Atina'da "Türkiye'ye tarih verilmesi için AB'nin siyasi kriterlerini yerine getirmesi gerek. Türkiye bu kriterleri yerine getirmiyor" derken, Simitis, açık pencere bırakmaya çalışarak, meselenin aralık ayındaki Kopenhag zirvesinde görüşülmesinden yana olduklarını belirtti.
Yunanistan, artık Türkiye-AB ilişkilerini yokuşa süren 'kötü adam' gibi görünmüyor.
Hoş, konjoktür de zaten bunu gerektirmiyor. Rum Kesimi'nin üyeliğine bugüne kadar AB'de önemli bir engel çıkmadı ki. Atina'nın derdi Türkiye'ye tarih verilip verilmeyeceği değil, Rumların üyeliğinin bir yere toslamaması. Atina, Rumların üyeliğine tepki göstereceğine kesin gözüyle baktığı, ancak tepkisinin dozajını kestiremediği Ankara'yı karşısına almak istemiyor.
Gelelim, AB Komisyonu'nun çarşamba günü yayımlayacağı rapora. Tekrarlamakta yarar var. AB Komisyonu, hesaba-kitaba göre iş yapıyor. Raporda, Avrupalı gözüyle (bazen gözlük takmaları gerekiyor) Türkiye dahil tüm aday ülkelerde ekonomik, siyasi ve sosyal alanda yapılanlar ve yapılmayanlar yer alacak. Dolayısıyla, ne abartmakta ne de küçümsemekte yarar var. Yarar tedbir almakta.
Atina'nın geçen günlerde Ankara'ya 'TBMM'de aldığınız reform kararlarını uygulamak için acele edin. Öyle ki Kopenhag'a kadarki zamanı bile kaybetmeyin' şeklinde mesaj göndermesi de bu çerçevede değerlendirilmeli.
Siyasi kararların verileceği Kopenhag'a kadar da iki önemli durak var. Üyelik müzekerelerinin başlamasıyla bağlantılı olarak Türkiye'deki seçimler ve Rumların üyeliğiyle bağlantılı olarak BM'nin Kıbrıs sorunu için nihayet bir çözüm önerisinde bulunup bulunmayacağı.
Çok değil, dört yıl gerisine gidelim. Lüksemburg'daki AB zirvesine.
Aynı 'kâbusun' Kopenhag'da tekrarlanmayacağı söylenebilir. Tarih verilmeyecektir muhtemelen, ama onca çaba da silinip atılamaz. O halde
Kopenhag'dan ne çıkabilir?
Bugün itibarıyla, ya 'Eksikliklerinizi giderdiğinizde müzakereler derhal başlar' şeklinde şartlı bir yeşil ışık yakılacak, ya tarihin haziranda verileceği anlamına gelen bir ifade kullanılacak, ya da müzakerelerin en erken gelecek haziran, en geç 2004'ün ilk yarısında başlayacağı anlamına gelen kelimelere yer verilecek.
Şimdi de Ankara'ya sorarız. Kopenhag için gerçek endişemiz tarih verilmemesi mi, yoksa Türkiye-AB ilişkilerinde bugünkü düzeyi geriye götürebilecek ve sözgelimi altı ay sonrası için hiç umut bırakmayan bir sonuç çıkması mı, diye.
AB bir müzekere maratonudur. Kopenhag etabına da start verildi.
Big Mac'a saygı..
Başkan şimdi hapiste. AEK takımının, korumalarından daha iri yarı, gittiği kafelerde sadece sırtını duvara dayayabileceği masalarda oturan başkanı Makis Psomiadis, bir zamanlar sahibi olduğu küçük bir gazetede
eski çevre bakanının Atina Havaalanı ihalesinde rüşvet aldığı iddiasını güçlendirmek için sahte bir evrak yayımladığından 12 yıl hapse mahkûm edildi.
Hapiste birkaç saat kaldıktan sonra sağlık durumu 'kötü' olduğu için
hastaneye yatırılan başkan, mahkemenin karar günü arifesinde telefona sarıldı. İngiltere'de öğrenci olan 18 yaşındaki oğluna 'Çabuk Atina'ya dön' emri verdi. Çocukcağız döndü. Birlikte antrenman sahasına gittiler. Başkan, elinden hiç eksik etmediği dudaklarına zor sığan purosundan bir nefes aldı ve "Bundan sonra yeni patronunuz Stavros'dur. Ona sahip çıkmanızı, desteklemenizi, sözünü dinlemenizi istiyorum" dedi. Futbolcular, teknik direktör, malzemeci orada kim varsa şaşkın.
Nam-ı diğer 'Big Mac' olan Makis Psomiadis, AEK camiasında 'efsane'dir.
Sarı-siyaha küçük yaşta gönül verdi. 1960'larda antrenmanlara giderek avuta giden topları toplardı.
Delikanlı olunca 'iş hayatına' atıldı. Söylendiğine göre tuhaf işler yapmış. En 'görünürü' gece kulüpleri işletmek.
Cebi de kendisi de olgunlaşınca yuvaya döndü. Bir şekilde basketbol takımının başına geldi. Kötü diller, takım Avrupa maçlarına gittiğinde dönüşte basketbolcuların valizlerinde üçer beşer video taşımak zorunda bırakıldıklarını söylüyor. Aynı kötü dillere göre, bir dönem Avrupa'yı kasıp kavuran bir eski Sovyet takımını Atina'da maça çıkmadan önce zorla tavernaya götürüp öyle bir yedirtmiş ki, daha sonra karides kokusu tribünlerdeki seyircileri bile rahatsız etmiş. Tabii bu arada Sovyet takımı o yıl ilk yenilgisini almış.
Bir ara ortalıktan kayboldu. Kaç gazetecinin çalıştığı tartışma konusu olan kısa ömürlü bir yayıncılık deneyiminde bulundu, geçen yıl ise yine nereden bulduğu tartışılan paralarla futbol takımının başkanlık koltuğuna oturdu. Futbolcuların, hakemlerin, federasyonun 'saygısını' kazanmakta gecikmedi. Eh ne de olsa korku dağları bekler.
Futbolculara hep kendi evlatları imiş gibi yaklaştı. Sözgelimi sözleşmesini yenilemekte naz eden, ya da gitmek için para isteyen çıktığında bir 'baba' gibi nasihatlerde bulundu. O kötü dillere göre, başlarına mazallah bir kaza gelmesinin herkesi ne kadar üzeceğini anlattı.
Daha ilk demecini vermek üzere bir televizyona giderken heyecandan yolda kaza yapan başkanın oğluna, AEK'nın yeni patronuna eminim ki kimse 'saygıda' kusur etmeyecektir.