'Diyalog' mide bulandırıyor

Yorgos Papandreu ve İsmail Cem önce New York'ta, 12 Şubat'ta da İstanbul'da bir araya gelerek iki buçuk yıldır devam eden Türk-Yunan diyaloğuna muhtemelen yeni bir ivme kazandıracak.

Yorgos Papandreu ve İsmail Cem önce New York'ta, 12 Şubat'ta da İstanbul'da bir araya gelerek iki buçuk yıldır devam eden Türk-Yunan diyaloğuna muhtemelen yeni bir ivme kazandıracak. Anlaşılan, Ege anlaşmazlıklarının görüşülmesi zamanı geldi. Papandreu, diyalog sözcüğünün buralarda
'Eyvah Türklere taviz vereceğiz' anlamıyla eşdeğer sayılıp mide bulandırdığından, Türkiye ile 'araştırma turları' yapılmasından söz etti. Yunan Dışişleri Bakanı, Türkiye ile 'araştırma turları'na başlamadan, medyaya peş peşe verdiği demeçler ve parlamentodaki konuşmalarıyla ilk önce Yunan kamuoyunu ikna turlarına çıktı.
Papandreu, Cem'e Ege kıta sahanlığı sınırlarının belirlenmesi için Lahey Adalet Divanı'na gidilmesi amacıyla ortak bir tahkimname hazırlanması imkânlarının araştırılmasını teklif edeceğini söylerken "Egemenlik haklarımızı müzakere etmeyeceğiz" dedi ve sözgelimi Kardak gibi Ege'deki ihtilaflı coğrafi formasyonları müzakere konusu yapmayacağını defalarca tekrarladı. Dışişleri ve hükümet sözcüleri de geçen hafta boyunca brifinglerin önemli bölümünü aynı konuya ayırdı. Atina'daki açıklamalar furyasının aksine Ankara'dan fazla ses çıkmadı. Anlaşmazlıkların adını koymadan geniş kapsamlı müzakerelerden söz edildi sadece. İnisiyatif Atina'dan geldiğine göre sanki neyin teklif edileceğini bekliyormuş gibiydi Ankara.
Atina sadece kıta sahanlığı, Ankara ise geniş kapsamlı diyalogtan söz ettiğine göre, ilk bakışta anlaşmazlıkların çözüm şansı
görülmüyor. İlk bakışta, ömrü kısa
olacak bir sağırlar diyaloğu gibi.
Ancak, durum bu defa galiba farklı.
Kıbrıs'ta Denktaş ile Klerides arasında yüz yüze müzakerelerin devam ettiği, Türk-Yunan ilişkilerinde son 50 yılın belki de en sakin döneminin yaşandığı, Kıbrıs Rum Kesimi'nin AB üyeliği tarihi yaklaştığı, AB'nin 11 Eylül'den sonra Türkiye'ye başka gözle baktığı, ABD'nin yine 11 Eylül'den sonra bölgesel sorunlara farklı bir zihniyetle yaklaştığı ve Türkiye'nin AB'den üyelik müzakerelerinin başlaması için bir tarih vermesini istediği bir sırada, başarısız bir diyalog teşebbüsü kime, ne kazandırabilir?
Akla gelebilecek kötü senaryolardan birisi Atina'nın vakit kazanmak için böyle bir işe giriştiği. Yani, sağırlar diyaloğuyla vakit geçirip, 2004 geldiğinde AB'ye 'Biz gayret ettik olmadı', Türkiye'ye de 'Lahey'e gitmek zorundasın' demek. Çok basit bir tuzak değil mi bu? İyi senaryolardan birisi ise kıta sahanlığının, 12 mil meselesi diye bilinen karasuları, Türk ve Yunan savaş uçakları arasındaki it dalaşları diye bilinen hava sahası gibi konularla bağlantılı oldukları göz önüne alınarak, bazı anlaşmazlıklara ikili düzeyde, bazılarına da Lahey'de çözüm aranması. Hatta bir çeşit centilmenlik mutabakatıyla bazı anlaşmazlıkların fazla üstüne gitmeden zamana bırakılması. Papandreu ile Cem'in bunca emek harcayarak
kat edilen yolu bir kalemde silmek isteyeceklerini düşünmek zor. Hatta fazla riskli de olsa, önceden bir şeyleri konuştuklarını, hatta bazı şeylerde prensipte mutabık kaldıklarını bile söylemek mümkün. Tablo önümüzdeki günlerde galiba netleşecek. Ancak, Ecevit'in, Washington'da düzenlediği basın toplantısında Papandreu ile Cem'in medyadan uzak bazı şeyleri konuştuğunu söylediğinde 'gaf' yaptığı değerledirmesinde bulunan bazı arkadaşlarımız muhtemelen yanıldı.
Kızların okulu
Bu diyara göç etmeden önce kim bilir kaç defa geçmişimdir önünden. Hatta birkaç kez kapısından içeri bile girdim. Annem, ablalarıma geçer not vermeleri için öğretmenlere ağlayıp yalvarmaya gittiğinde beni de yanına alırdı. Binanın giriş katındaki mermer merdiveni ve öğretmenler odasına giden sol taraftaki koridoru hatırlıyorum sadece. Üst katlardan gelen sesleri, çığlıkları merak ettiğimde maalesef çok geçti. Delikanlılığa ilk adımları attığımda o binanın kapısından geçmek artık yasaktı. Bir zamanlar sinsi işgal planları kurduğumuz bu okulun öğrencileri beyaz gömlek, mavi önlük giyerlerdi. Üzerinde sarı iplikle 'Z' harfininin işlendiği bereleri de vardı. Öğretmenlerin görevi ders saatleri ile sınırlı kalmaz, öğrencileri sokakta takiple devam ederdi. Okul çıkışı doğru evine gitmeyen, önlüğünün eteğini diz kapağının üzerine çeken ya da yanında akrabası olmayan bir erkekle yürüyen kızın vay haline. Gün olur bir güzeli hayal eder, sonra gün gelir o güzeli hayal eden düşüncenizi seversiniz misali, ilgim öğrencilerine değil de okulun kendisine odaklandığında, kapısını açmamda hiçbir sakınca kalmamıştı. Öğrenebildiğim kadarıyla, dönemin zenginlerinden mimar Konstantinos Zappas 'Kadın Eğitimi Derneği' ile 'Filoloji Dostları Derneği'nden gelen teklifi geri çevirmedi ve hemen işe koyuldu. Altı katlı binanın inşa çalışmaları birkaç yılda tamamlandı ve okul 1875 yılında kapılarını açtı. Yabancı dil olarak İngilizce ve Fransızcanın öğretildiği, anaokulunda Froebel, ilkokulda ise Pestallozi eğitim sisteminin uygulandığı bu okulun, Avrupa'daki en kaliteli kolejlerden kıskanacağı hiçbir şey yoktu. Okulun kuruluşundaki hedef 'Anadolulu kızların gelecekte evlerinde ve toplumda faydalı olmalarını sağlamak için bilimsel eğitimlerini ve ahlak kültürlerini zenginleştirmek'ti. Öğrencilerin hepsi İstanbul'un tanınmış ailelerinden geliyordu. Aralarında tek fakir öğrenci bile yoktu. Orta halliler 'Pallada', fakir ailelerin kızları ise bugün İlkyardım Hastanesi'nin arkasında bulunan 'Kentrikon'
ve Fener'deki 'İoakimion'a gidiyorlardı.
Yıllar birbirini kovaladı. Önce Pallada kapandı. Geçtiğimiz yıllarda da 'İoakimion' ve 'Kentrikon'. Ama sözünü ettiğim okul hâlâ ayakta, başından geçen onca talihsizliğe rağmen zamana hâlâ meydan okuyor.
Nasıl derseniz deyin adına Pera, Beyoğlu ya da İstiklal Caddesi'nde ayakkabı köselelerinizi eskitirken kim bilir kaç defa geçtiniz önünden. Hacıbaba Lokantası'nın bulunduğu sokağa saptığınızda, Aya Triada Kilisesisi'nin birkaç adım ötesinde yorgun bir bina çıkar karşınıza. Sanatçının dediği gibi 'bir zamanlar dayanılmaz güzellikte olduğunu' maaselef anlatamayan bu binanın kapısında 'Zapyon Rum Kız Lisesi' diye yazar.