İtiraf..

Anadolu Ajansı'nda çalışırken rahmetli hocam Ahmet Uran Baran'a "Bugün gazetelerde bir şey yok" dediğimde "Abicim o zaman Yunanistan'da gazeteler beyaz çıktı haberini yapalım" cevabını almış ve ne demek istediğini anlayamamıştım.

Anadolu Ajansı'nda çalışırken rahmetli hocam Ahmet Uran Baran'a "Bugün gazetelerde bir şey yok" dediğimde "Abicim o zaman Yunanistan'da gazeteler beyaz çıktı haberini yapalım" cevabını almış ve ne demek istediğini anlayamamıştım. Gazete sayfaları, radyo ve televizyonlardaki haber bültenlerinin sadece dış haberlerden ibaret olmadığını, pekâlâ bir sanat ya da magazin haberinin de 'bildirilebileceği' ya da piyasaya yeni çıkan bir kitaptan birkaç paragrafı seçip 'haber' patlatabileceğimi; dahası bir politikacı ya da ünlü biriyle röportaj yaparak aslanlar gibi çalışabileceğimi çok sonra fark ettim.
Hocam haklıydı ama sanırım Atina, Lefkoşa ve Brüksel'in özelliklerini hesaba katmamıştı.
Geçen hafta İsmail Cem, Rus Savunma Bakanı İvanov, Rum Dışişleri Bakanı
Kasulidis ve 1 Temmuz'da AB dönem başkanlığını üstlenecek Danimarka'nın Başbakanı Rasmussen Atina'yı ziyaret
etti. Ayrıca, Yunanistan ile Rum Kesimi Kıbrıs'ta ortak askeri tatbikat düzenledi
ve Avrupa ordusu anlaşmazlığı hakkında Yunanistan ile İspanya arasında başarısızlıkla sonuçlanan ilk tur görüşmeler yapıldı.
Şimdi Kasulidis'in Papandreu ile görüşmesinden yeni bir şey çıkmaması; Cem'in 16 saatlik Atina ziyaretinde hem Türkiye hem de AB biraz daha gayret gösterirse 2002'nin başarıyla kapanabileceği, vaktin çok geç olmadığı ve AB'nin müzakerelerde daha net
bir tavır ortaya koyabileceğini söylemesi; dört gün sonra ise Rasmussen'in Türkiye'ye üyelik süreci hakkında öneride bulunacak halde olmadıklarını açıklaması ve "Kıbrıs'ın üyeliği için engel yok. Siyasi sorun çözülmese de üye olacak" demesi, vahşet ile paranoyanın dans ettiği Ortadoğu'daki olayların gölgesinde kaldıysa bu benim suçum değil. Atina'dan ve sanırım Brüksel ile Lefkoşa'dan 'bildirmek' için Bosna ve
Kosova savaşlarında, hatta ABD'deki
11 Eylül saldırılarında olduğu gibi zor günler yaşıyoruz. Sabretmek gerek.
Yıllar sonra anladığım bir başka gerçek de tilkinin dönüp dolaşacağı yerin kürkçü
dükkânı olduğu. Türkçesi, dikkatleriniz
yine buralara yönlenmesi gecikmeyecek.
O zaman da hep birlikte yine iyi ve kötü
büyücü avına çıkacağız.
Hrisanthos
Tünelin ucunda yaz mevsimi göründüğüne göre, olur ya yolunuz düşerse buralara ve deli dana hastalığı yüzünden ete küsmemişseniz eğer 'Hrisanthos'a' uğramanızı tavsiye ederim. Başkentin kuzeyinde, Pendeli Dağı'na
çıkan ana caddenin sonlarına doğru Botsaris Sokağı'ndaki Hrisanthos'un dekoru içler acısı. Eski masaların üstünde zevksiz muşamba örtüler, kim bilir kaç el boya yemiş duvarlar, ucuz şarap şişeleri taşıyan raflar...
Hrisanthos'a damak zevkine saygı duyduğum bir arkadaşın tavsiyesi üzerine gittim. Boş
bir masaya oturduğumda, 10 üzerinden hoşgörü ile 1 verilebilecek dekorun müşteriler ile çelişkisini sezmekte gecikmedim. Şık, alımlı bayanlar, kravatlı beyler vardı.
Garson sipariş almaya geldiğinde kızarmış patates, cacık, beyazpeynir ve salatadan ibaret mönüyü sıkılarak tekrarladı. Et siparişi için lokantanın dışındaki özel bölmeyi gösterdi. Koca bir mangal, yanında siz deyin 50 ben diyeyim 100 kilo bifteklik sığır etinin olduğu kasap tezgâhı... Etler mangalın üzerinde ağır ağır pişiyor. Bölmede eti hem kesen, hem pişiren, hem de bol bol şarap içen beyaz önlüklü usta 'Kaç kişisiniz' diye sordu. Adam başı yarım kilo hesaplayıp bifteği kesiyor, yanına çeşni olarak bir parça bonfile ekliyor.
Beyazpeynir, salata ve şarapla en az bir saat avunmak gerek. Bekleyiş her masada bir başka hissettiriyor kendini. Kiminde, koyu siyaset sohbetleri, kiminde küçük kavgalar,
kiminde sessizlik. Bir masadan diğerine yönlenen günahkâr bakışlar da var.
Tahta tepsinin üzerinde gelen bifteğin ilk lokması sohbetleri kesiyor, sessizliği
de, günahı da. O ne lezzet, o ne duygu...
Hrisanthos tam 50 yıldır bifteğin duayeni. Hesaba gelince adam başı 15 euro. Yani
6 paket sigara parası.