Kopenhag zirvesi

Kopenhag'da yoğun iş temposu yüzünden, AB zirvesinin yapıldığı zevksiz fuar tesislerinden her çıkışımız sabahın ilk saatlerini buluyordu. Dolayısıyla, somon ya da Baltık'ın meşhur uskumrusunun tadına bakma hayalimizden hemen istifa ederek, kader bu deyip hamburgerde uzlaştık.

Kopenhag'da yoğun iş temposu yüzünden, AB zirvesinin yapıldığı zevksiz fuar tesislerinden her çıkışımız sabahın ilk saatlerini buluyordu. Dolayısıyla, somon ya da Baltık'ın meşhur uskumrusunun tadına bakma hayalimizden hemen istifa ederek, kader bu deyip hamburgerde uzlaştık.
Yorgunluğa çarenin uyumak olduğu mektebinden gelmediğimiz için saate ve
birkaç saat sonra yeniden koşuşturacağımıza aldırmadan, kendimizi şehre teslim ettik.
Daha doğrusu kaldığımız otelin yanıbaşında, öyle ahım şahım vitrinlerin olmadığı, ancak ara ve dar sokaklarında göze hayli hoş gelen eski evlerin bulunduğu upuzun bir caddeye.
Kaybolmamaya çalışarak şehrin limanına kadar yürüdük. Limanda, birbirinden farklı renklerle boyanmalarına rağmen onca evin göz zevkimizi nasıl da okşadığına tanık olduk. Isının eksi bilmem kaç derece olmasına rağmen içimiz ısındı. Hayatta, bazı şeyler için kuralın bulunmaması ya da isterseniz istisnaların olması, hatta 'neden' diye başlayan bazı soruların hâlâ cevapsız kalması ne güzel.
O vakitler hâlâ açık mekânların sayısı, bir kuzey Avrupa şehri için hiç de az değildi Kopenhag'da. İçeriyi teftiş edelim diye her kapıyı açtığımızda, kalabalığın arasında bizler gibi düşünen meslektaşlarımızla karşılaşmak da hayli hoştu.
Hafta içi olmasına rağmen sokaklar çok hareketli. Bir ara 'Acep bu insanların huyu suyu nedir' düşüncesiyle gözlerine bakıp, davranışlarını anlamaya çalıştıksa da nafile. Çünkü hepsi sarhoş. Hem de körkütük. Hani test yapılsa, alkolde az miktarda kana rastlanacak cinsten. Kadını olsun erkeği olsun bizlere laf attılar. Ne dediler, bilemeyiz. Günahları boyunlarına. Bu arada, dikkatimizi başka bir şey çekti. Belki de buranın 'Avrupa' olduğunu kanıtlayan bir şey. Onca sarhoş var ortada, ama yollarda hemen hiç araba yok. İnsanlar, yani sarhoşlar evlerine gitmek için ya taksi ya da otobüs bekliyor.
Kopenhag'da toplasanız üç-dört saatlik boş vaktimizde işte bunları görebildik.
AB zirvesinde ne oldu derseniz, her ne kadar onca şey yazılıp çizildiyse de yine de anlatalım. Bize göre, her şeyden önce Kıbrıs Rum Kesimi'nin AB üyeliği için bir bardak soğuk su içelim.
Şimdi Rumların üyeliğini tanımasak da ne çıkar? Kıbrıs sorunu çözülmezse, Türkiye'nin AB'de yıllarca Yunanistan'dan çektiklerinin benzerini Rum Yönetimi'nden çekmeyeceğinin bir garantisi yok. Bu böylece bilinmeli.
Kıbrıs konusunda bir anlaşma imzalanması fırsatı Kopenhag'da kaçırıldı. Rum tarafı, Kopenhag'a siyasi soruna çözüm için imzaya değil, AB üyesi olmaya geldi. Klerides "Müzakerelere hazırız" diyordu, ama imza
için muğlak konuşuyordu.
Rum liderin kâbusu, önüne bir belge konup imzalaması için baskı yapılmasıydı. Bize göre bu açıdan, Denktaş'ın tutumu Klerides'in işini kolaylaştırdı.
Kopenhag'da Türkiye'ye üyelik müzakerelerinin başlaması için verilen tarih konusunda ise katı davranıldı. Tamam, hükümet çıtayı fazla yükseltmişti, ama tarih de pekâlâ biraz geriye çekilebilirdi. Gerekçe olarak AB Komisyonu'nun ilerleme raporu yetişemez filan dendi, ama AB isteseydi onun da bir formülünü bulurdu. Buna karşı, Kopenhag zirvesinin Türkiye açısından olumlu bir yönü de var. Üç yıl önce Helsinki'de, Türkiye'nin AB
adayı olduğu ilan edilmişti. Geçen süre içinde AB buna pek de inanıyor gibi gelmedi bize. Kopenhag zirvesinde, Türkiye'nin adaylığı ve günün birinde AB'ye gireceği tescil edildi.
Başbakan olsaydım...
Başbakan Kostas Simitis'in yerinde olsam bu yılın hiç bitmemesini isterdim. Hiç değilse şu son günlerin tadını çıkarmaya çalışırdım.
İktidarının altıncı yılında Simitis'in ilk hedefi Yunanistan'ı euro bölgesine dahil etmekti. Kemerleri iki yıldır acımasız sıkıyor, tepkilere, grevlere, dev protesto gösterilerine kulak asmıyordu. Siyasi
maliyeti bir kenara bırakarak, Yunanlının cebinden onca devalüasyon, onca macera geçirmiş drahmiyi çıkarıp yerine euro'yu koymakta kararlıydı. Bu
diyar ne İsveç, ne de Lüksemburg'dur. İnsanı, iyileri ve kötüleriyle hâlâ bir ölçüde Anadolulu. Tanışması da, ısınması da, alışması da zor oldu euro'ya. İlk başlarda yeni para birimini bilmeyenler, döviz sanıp bozanlar bile vardı. Yaşamlarına gireli neredeyse bir yıl oluyor, ama insanlar hâlâ drahmi hesabı yapıyor buralarda. Etiketlerin çoğunda ürünlerin fiyatı hâlâ hem euro hem de drahmiyle yazılıyor. Üstelik euro'ya uyum diye, piyasada 'yuvarlak rakkam' furyası yaşandı. Hemen her şeye yüzde 10 civarında zam geldi. Simitis, belki de en önemli meziyeti sayılan ısrarı sayesinde zorluklara karşı koydu ve 2002'nin son aylarında her şey normale döndü.
Takvimler haziranı gösterirken, bir tesadüf, saatli bir bombanın zamansız patlaması sonucu Yunanistan, 'hayalet' lakaplı '17 Kasım' örgütünün nihayet bazı üyelerini tanıdı. Her ne kadar söz konusu örgütün, lideri olduğu PASOK ile ilişkileri olduğu iddiaları bulunsa da Simitis, hiç çekinmeden bu işin üzerine gitti. Bugün 17 Kasım'ın 18 üyesi hapiste. En azından bir o kadarının dışarda serbest dolaştığı söyleniyor. Örgütün, PASOK'la ilişkilerine gelince. Bugüne kadar bu iddiaları doğrular yönde bir gelişme olmadı. Simitis, ülkesi ve partisi üzerindeki lekeyi temizlemeye çalıştı.
Ve üçüncü büyük hedefine, geçen hafta Kopenhag'da ulaştı Yunan Başbakanı. Rum Kesimi'nin AB üyeliğine kabul edilmesini başardı. 1994'te dönemin Dışişleri Bakanı Teodoros Pangalos ile yardımcısı Kıbrıslı Rum asıllı Yiannos Kranidiotis'in 'acaba olur mu?' sorusuyla attıkları ilk adımdan bu yana tam sekiz yıl geçti ve sonunda Simitis, hem AB'nin, hem de kavgasız gürültüsüz ilişkiler kurmayı başardığı Türkiye'nin önemli bir tepkisiyle karşılaşmadan, Rum Kesimi'ni Avrupalı yaptı.
Hani Simitis'in yerinde olsaydım, kimse görmesin diye evimdeki perdeleri sıkı sıkıya kapatır sevincimden göbek bile atardım.