Çıkarılamayan goller

Kendine geldiğinde başında hala inanılmaz bir ağrı vardı. Hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağının farkındaydı. Şebnur'un da artık dişine kan değmişti. Bu yarayı kapatmak için O da artık bir Akant olup, yarasına başka tenleri basacak; başkalarını ısıracaktı.
Çıkarılamayan goller

O kadar işin gücün arasında bir de mülakat mı yapacaktı? “Bi türlü bulamadık gitti şu proje yöneticisini” diye hayıflandı yine. Tam insan kaynakları ekosistemine söveyazıyorken departman asistanı aradı. Mülakata çağırıyorlardı. Üflerin püflerle raksından ortaya çıkan hüzünbaz melodiler eşliğinde aşağı indi.

Toplantı odasının kapısını açar açmaz karşısındaki adayı gördüğünde tetiklenen, kan basıncındaki dalgalanmayı anlamlandıramadı ya da kendine konduramadı. Masanın karşı tarafında günümüz gençlik dizilerinden taze fırlamış bir delikanlı oturuyordu. Adı Akant’tı. Ne garip isimdi. Acaba ne anlama geliyor diye düşünürken kendine geldi ve kan basıncındaki anomaliyi topladı. Hoş geldiniz diyerek, Akant’ın elini sıktı. Hoppalaaa… Elini sıkarken Şebnur’un sistemi yine hata vermişti. Kendinden nefret etti. Hiç daha önce böyle bir şey yaşamamıştı. Nasıl olabilirdi?

Şebnur, mülakat esnasında cocuğa bir taraftan formal sorular sorarken bir taraftan da iç sesi ile dalaşıyordu:

“Tipine göre değil, yetkinlik ve deneyimine göre değerlendir salak.”

“İşe alırsak nasıl çalıştıracağım. Kesin sorun çıkar. O’ndan çıkmasa benden çıkar.”

“Manyak mısın kızım nereden çıktı bunlar? Tribe girdin iyice. Bak işine gücüne. Bu zamana kadar elde ettiğin başarılarını, değerlerini, duruşunu hatırla. Arakla kendini.”

Şebnur, Akant’a bir soru sorarken, kendisine on soru soruyor. Akant’a sorduğu soruların tamamına cevap alırken, kendine sorduğu sorulara ise cevap alamıyordu.

Akant’ın görüşme performansı da, özgeçmişi de epey iyiydi. Gelecek vaat eden bir profesyoneldi. Dolayısıyla Akant’ın işe alınması hususunda herkes mutabıktı. Ama, yalandan da olsa Şebnur’un görüşü önemli idi. Şebnur’un ise diyecek çok bir şeyi kalmamıştı. İnsanların ekmek parası ile de oynamamak gerekiyordu. Akant’a karşı yaşadığı duygusal anomali Akant’ın suçu değildi. Ama bundan sonrası nasıl olacaktı? Olaylar nasıl gelişecekti? Şebnur ne b..k yiyecekti?

Şebnur, İstanbul ile arasında fiziksel ve kültürel mesafe olan şehirlerden birinden geliyordu. Öğretmen bir annenin, muhasebeci bir babanın tek çocuğuydu. Tüm eğitim ve öğrenim hayatı boyunca ailesine, göğüs kabartıcı bir deneyim yaşatmıştı. Hocaları sürekli ailesini tribünlere çağırarak “Oley” çektiriyorlardı. İş hayatına da aynı başarıyı yansıtmak zorundaydı. Yansıtmıştı. Yansıtıyordu da.

Akant iş başı yapmış, oryantasyonu müteakip hızlı ve acılı temponun içine atlamıştı. Şebnur ile birlikte çalışıyorlardı. Aynı tempoda süzme piçliklerine de başlamıştı. Ne de olsa post modern gençlik dizi kahramanlarının çakmasıydı.

Şebnur’un kendisine olan zaafını henüz iş görüşmesinde çözen Akant, mevzunun üzerini çok kaşımadan, süreci doğru yönetirse, olay ve kahramanların nereye gidebileceğinin kokusunu çok uzaklardan almıştı.

Şebnur, her daim işte ve işten öte ortam ve gündemlerde Akant’a karşı mesafesini koruyordu ama çok zorlanıyordu. Boğazındaki adını koyamadığı düğüm, bünyenin tüm standartlarını alt üst etmişti. Ama yine de karşı koyuyordu.

Akant ise her fırsatı gelecek vaat eden bir profesyonele yakışır şekilde değerlendiriyordu.

İşte destek paketi: “Sen çıkabilirsin, ben hallederim. Merak etme top bende.”

İşten öte destek paketi: “Ekmek lazımsa alayım. Eşya taşınacaksa taşıyayım. Hamur mayalanacaksa mayalayayım. Köpek dolaştırılacaksa dolaştırayım. Apple TV kurulacaksa kurayım. Site aidatı yatırılacaksa yatırayım.”

İyi bir dost paketi: “Bana her türlü açılabilirsin. Ben senin dostunum. Biz de benzer süreçlerden geçtik. Belki yardımım dokunur.”

Akant tüm paketleri ziyadesiyle etkin bir şekilde çalıştırarak Şebnur’a adeta nefes aldırmıyordu. Zaten kızın bi kanmalık canı vardı. Yine de Akant tam saha pressin şiddetini ve frekansını hiç düşürmüyordu.

Akant ile Şebnur, “Golgi Aygıtı’nın Ters Akım ile Bayır Aşağı Vurdurulması” projesi için cumartesi günü bir araya geldiler. Projenin kapsamı çok geniş olmasına rağmen terminleri de bir o kadar dardı. Tüm gün nefes almadan, kafalarını kaldırmadan çalıştılar. Karınları da acıkmıştı.

Son bir gayret ile projeyi tamamladılar. Akabinde de kendilerini ödüllendirmek için güzel bir yere yemeğe gittiler. “Yemeğin yanında ne içecek olarak ne alırsın?” diye sordu Akant. Şebnur’un zihnindeki tüm koruma kalkanları ortalığı ayağa kaldırdı ve hep birlikte: “Sakın alkol alma, adam gibi bir şey iç.” dediler. Tüm kontrollü haline rağmen Şebnur’un ağızından “Alkol alırım” çıktı. Alkol kelimesinin Şebnur’un ağızından çıkmasını müteakip Akant’ın zihinsel atak cephesinde hakemin penaltı noktasını gösterme sevinci havayi fişeklerle kutlandı. Nihayet büyük bir gol şansı yakalanmıştı.

Yenilenler içilenlere karışmış, kahkahalar uzun anlamsız bakışlara kaynamış, içilenler nefisleri gevşetmiş, koruma kalkanları çarşı iznine çıkmış, dudaklar dudaklara, tenler tenlere karışmış, filmin sonunda herkes birbirine yürümüştü.

Akant gol sevinci ile sürekli koşacak tribün ararken, Şebnur ise kendini b..k gibi hissediyordu. Nasıl böyle bir şey yaşanmıştı? Neden engel olmamıştı? Bundan sonra ne olacaktı? Ne büyük bir malzemeydi? Bu zamana kadar nakış gibi işlediği her şey bir kıvılcım ile yok olabilirdi? Kendinden yine nefret ediyordu.

Pozisyonun bir daha tekrarı yaşanmadı. Anlaşılmadık bir şekilde Şebnur süreci iyi dengeledi ve o gece hiç yaşanmamışcasına bir mesafe yapılandırdı. Yaşananlar iş güç telaşesine karıştı kaynadı gitti. Her şey neredeyse eskisi gibi idi. Akant ile iş arkadaşı çizgisini koruyorlardı.

Ta ki, bir gün telefonuna bir mesaj gelene kadar. Gelen mesaj bir what’s app mesajı idi. Ayşegül’dendi. Ayşegül ile çok samimi değillerdi neden mesaj atmıştı ki? Hemen mesajı açtı. Bu bir uyarı mesajıydı. Ayşegül’ün erkek arkadaşından Ayşegül’e gelmişti. O’da Şebnur’u uyarmak istiyordu. Mesajda; Akant’ın abaza bir what’s app grubunda, arkadaşlarına Şebnur’a nasıl yürüdüğünü fütursuzca anlattığı metinler ve Şebnur’un uyku halinde çekilmiş yarı çıplak bir fotoğrafı vardı. Zaman durdu. Arka plan sesleri kapandı. Yer altından kayıyor, başı dönüyordu. Bünyesi bu ağırlığı taşıyamadı ve yere yığıldı.

Kendine geldiğinde başında hala inanılmaz bir ağrı vardı. Hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağının farkındaydı. Şebnur’un da artık dişine kan değmişti. Bu yarayı kapatmak için O da artık bir Akant olup, yarasına başka tenleri basacak; başkalarını ısıracaktı.