Blair'in, K. İrlanda'da son kozu

Geçen hafta bu sütunda, İngiltere Başbakanı Tony Blair'in Kuzey İrlanda Barış Anlaşması'nı, nasıl haklı olarak övündüğü bir 'tarih dersi kitabı' gördüğünü anlatmıştık. Can çekişen 10 Nisan 1998 Belfast Anlaşması'nın nasıl uçurumun ucunda olduğunu vurgulamıştık.

Geçen hafta bu sütunda, İngiltere Başbakanı Tony Blair'in Kuzey İrlanda Barış Anlaşması'nı, nasıl haklı olarak övündüğü bir 'tarih dersi kitabı' gördüğünü anlatmıştık. Can çekişen 10 Nisan 1998 Belfast Anlaşması'nın nasıl uçurumun ucunda olduğunu vurgulamıştık.
Blair'in siyasi hayatındaki önemli başarısı, İşçi Partisi'ni yeniden seçilebilir kılmak olarak görülür. Son 100 yılda İşçi Partisi'nin iktidarda kalabildiği yılların sayısını katlamayı başaran lider olmaya adaydır. Ama Blair için, ne bu özelliği ne de dünya sosyal demokratlarının hayranlıkla sarıldığı '3. Yol' ideolojisinin 'fiili babalığını' yapmış olması önemlidir.
O asıl, yüzyıllar öncesine dayanan ve son 30 yılda yemyeşil cennet bir adayı, kızıl bir kan gölüne dönüştüren bir sorunu, Kuzey İrlanda sorununu çözmüş olarak tarihe geçmek istemektedir. Geçen yıl ikinci kez seçildikten sonra, 'belki yine aday olmam' izlenimini verse de, bu sorunun altına
kalın çizgi çekmeden bırakmamaya kararlı. İşte, 1997 Mayıs'ında Başbakan olduktan 15 gün sonra Londra dışına ilk ziyaretini yaptığı Belfast'a, geçen perşembe kim bilir kaçıncı kez gelen Blair, "Anlaşmanın ölümüne izin veremem" deyip, masaya yumruğunu vurdu.
Blair'in konuşmasındaki şu satırlar, konuya ne büyük önem verdiğini göstermesi açısından çok önemli:
"Artık, bu çetin süreçte, paralel yollar yok. Bir çatala geldik. IRA bu işin içinde mi dışında mı olacağına karar vermeli. Ya şiddet tehdidini tamamen terk edip gelirler. Ya da daha fazla sabredemeyiz"
İşin ilginci, konuşmayı dikkatle izleyenler, bir İngiltere Başbakanı'nın,
ilk kez 'IRA'nın bomba ve şiddet yolu ile ve tehditlerle, müzakere masasına zorla oturduğunu ve önemli kazanımlar elde ettiğini' doğruladığına tanık oldular. Yani, Blair bu kadar 'çaresiz' biçimde Londra'nın ve tabii kendi son zarlarını atmak zorunda kalıyordu.
Uzun süredir Blair'i pasiflikle ve şiddete (IRA'ya) boyun eğmekle suçlayan Protestan-Birlikçi (Unionist) kamp bile, bu açıksözlülük karşısında susup kaldı. IRA ve siyasi kanadı Sinn Fein, şimdilik 'kımıldamama' eğiliminde. Askıya alınan Kuzey İrlanda yönetiminde iki bakan ve (108 üyeli yerel parlamentoda) 18 sandalye sahibi olan Sinn Fein, Londra'yı 'Unionist'lerle birlikte ortak bir tezgâh içinde olmak'la suçluyor.
Ama son gelişmelerin, yani parlamento binasının basılıp Sinn Fein ofislerindeki aramalarda 'casusluk malzemesi' bulunmasının gözden kaçan bir yönü, olayın başka bir boyutunu da vurguluyor. Olayda CIA'in parmağı olduğu ve Bush yönetiminin bizzat düğmeye basıp 'IRA'nın ipini çekme' kararı aldığı gerçeği çok önemli. Belfast Anlaşması'nda büyük rolü olan Clinton döneminde Sinn Fein'cileri Beyaz Saray'larda ağırlayan ve 40 milyon İrlandalı'nın yaşadığı ABD'de resmen terör örgütüne para toplama faaliyetlerine göz yuman Amerikan yönetimi, 180 derecelik bir tavır değişikliği içinde.
11 eylül sonrası ABD öncülüğünde değişen dünyanın ve değişen tercihlerin, K.İrlanda'ya yansıması da böyle.
Yüz 'British' büyüğü
Kendimizden biliriz. Köklü milletler, arada bir 'En Büyük 100' listesi yapmaya bayılır. BBC de, açtığı kampanya ile, vatandaşları gelmiş geçmiş 'En Büyük 100 Britanyalı' için oy vermeye çağırdı. Telefon ve internet üzerinden oylama yapıldı. En ilginç sonuç, bu yıl tahta çıkışının 50'nci yılını dolduran ve belki de Victoria'dan sonra imparatorluğa son yarım yüzyılda en önemli damgayı vuran Kraliçe 2'nci Elizabeth'in (1'nci Elizabeth var) ilk 10'a girememiş olması. Kraliçe ve sevenlerini en kızdıran sonuç ise, müteveffa gelini Diana'nın ilk 10'a girmeyi başarması. Churchill, Cromwell, Nelson ile siyaset ve askeriye, Darwin ve Newton ile bilim dünyasının temsili ve tabii Shakespeare zaten 'garanti'ydi. Lennon mı, McCartney mi diye zor bir seçim söz konusuydu. Halk 'Lennon' dedi. Yaşayan hiçbir sanatçı, bilim adamı/kadını, devlet adamı/kadınının, ilk 10'a girememiş olması, üstelik ülkeye hizmetinden çok 'jet sosyete' yaşamı ile ünlenen merhume Prenses Diana'nın, bırakın kaynanasını, örneğin bir 'Demir Lady'ye tercih edilmesi, İngilizler hakkında çok şey anlatmıyor mu?