'İçeri'den 'dışarı'ya...

Eski ABD Dışişleri Bakanı George Shultz'un (1982-1989) ünlü bir </br>lafı vardı, "Dış politikanın belirlenmesinde, hiçbir şey iç politika kadar etkili olamaz" demişti.

Eski ABD Dışişleri Bakanı George Shultz'un (1982-1989) ünlü bir
lafı vardı, "Dış politikanın belirlenmesinde, hiçbir şey iç politika kadar etkili olamaz" demişti. İki dünya savaşı ve Soğuk Savaş dönemlerinde, Soğuk Savaş'ın ertesinde ve günümüzde, Shultz'un bu 'atasözü', hatta
'teorem' değerindeki sözünün teyidinin yaşandığına tanık olduk, oluyoruz.
Türkiye'de AB ve Kıbrıs politikalarının izlediği çizginin, Yunanistan'da
Türkiye'ye karşı tavrın, başka ülkelerdeki çeşitli dış politika başlıklarının arkasına bakıldığında bu daha iyi anlaşılır. Bugün de Washington'da ABD ekonomisini ve iç siyasetini izleyenler, bu konudaki gözlem ve çıkarsamalarını kendileri yapsın. Ben, Washington'ın 'tek gerçek ve kadim dostu' İngiltere ve Başbakanı Tony Blair açısından 'Shultz Teoremi'ni irdelemeye çalışacağım.
Aylardır Irak konusunda partisi ve milletvekillerinden başka hemen herkesle konuşan, bilgi alışverişinde bulunan Blair, nihayet yoğun zorlamalara dayanamayarak Avam Kamarası'nı yarın toplantıya çağırıyor. Gerek toplumun çeşitli kesimlerinden, gerekse İşçi Partisi'nden giderek yükselen savaş karşıtı sesler o hale geldi ki, Blair nihayet elindeki
'dosya'yı yarın sabah vekillere dağıtacak.
Tabii, haftalar öncesinden Kraliçe, bazı 'seçkin' vekiller, muhalefetteki iki lidere gösterildikten, pazar sabahı da, 'özeti' İngiliz gazetelerinde yayınlandıktan sonra.
İşçi Sendikaları Kurultayı'nda yaptığı ve yandaşı basın tarafından
'muhteşem' diye nitelenen konuşmasında birkaç ipucu vermesine rağmen, yine de 'elini henüz göstermeme' oyununu çok iyi oynayan Blair, yarınki Avam Kamarası oturumunda da aynı duygusal üslupla 'dünyayı kurtaran lider' rolünü tekrarlayacak. Parlamento çalışmalarına en az katılan liderlerden biri olarak anılan Blair, daha sonra da gelecek hafta İşçi Partisi kurultayında, yine sendika ağırlıklı delegelere hitap ederek 'savaş' mesajı verecek.
Bu süreç içinde, çoğunun dikkatinden kaçırılmaya çalışılan nokta ise, parti içi muhalefetin tüm ısrarlarına rağmen bilinçli olarak 'es' geçilecek. O da, parlamentoda bir oylama yapılmayacak olması. Çünkü Blair, elindeki 'zayıf olduğu artık anlaşılan' sözde kanıtlar dosyasıyla böyle bir oylamayı kesin kazansa da istediği çoğunluğu alamayacağı ve bunun da hem ABD'ye hem de iknasına çalışılan ülkelere, 'yanlış' mesaj göndermesinden korkuyor.
Kabinesindeki iki bakanın, eski Dışişleri Bakanı Robin Cook ile Dış Kalkındırma Yardımları Bakanı Clare Short'un 'açık ettikleri' muhalefetin de taraftar toplamasından endişe ediyor. Onların da nazik biçimde susturulması için parti 'aparatchik'i taarruza geçmiş bulunuyor.
Ve, bütün bunlar alt alta toplandığında, kararlarını küçük ve kapalı bir 'Devrim Komuta Konseyi' içinde alan diktatörlerle arşılaştırıldığında, daha 'demokratik' bir lider sayılıyor. Ortadoğu söz konusu olduğunda, bir zamanlar kendisini "1997'den bu yana Yaser Arafat'la en çok buluşanlider" diye lanse etmeye bayılan Blair, Yahudi lobisi ve bu lobinin öncüsü danışmanlarının denetimine artık iyice girmiş görünüyor. Anayasal reformlar ve ülke tarihinde görülmedik rejimsel değişimlere imza atma iddiasındaki Blair'in yaldızı da, bu sayede iyice dökülmeye yüz tutuyor.



Medyanın kirli çamaşırları
İngiliz medyasının 'tabloid' kanadı, dünya çapında bu tür gazeteciliğin, yani sansasyon ve skandalcılığa dayalı gazeteciliğin 'Kâbe'si. Ancak, devletin en tepesinden sokaktaki adama kadar herkesin bir yandan acımasızca eleştirdiği, bir yandan da hiç vazgeçemediği bu gazeteler, 3-4 milyonluk satışlarıyla en yüksek tirajı ellerinde tutmaya devam ediyor. Yani, yaygın deyişle tipik bir 'Love to hate' (nefret etmeye bayılma) durumu..
En ünlü temsilcileri arasında, Rupert Murdoch'un sahibi olduğu, pazar günleri yayımlanan News Of The World (tirajı yaklaşık 4 milyon) ve günlük The Sun'ın (3.5 milyon) bulunduğu tabloidlerin adı, sık sık medyatik ahlaksızlıklara karışıyor. Bunlardan en sonuncusu da, bazılarının bir özel dedektiflik firmasıyla büyük paralar karşılığı anlaşması. Kendi gazetecilik 'cevherleri' yetersiz kalmış olacak ki, işlerini Mike Hammer ya da Pinkerton tipi özel dedektiflere 'ihale' eden tabloid editörleri, patronun çek defterine yazdıkları yüz milyonlar karşılığında
'kirli istihbarat' toplarken yakalandı.
Her gün, bu gazetelerden 'iktibas' haberlerle bizim tabloidlerin sayfalarını dolduran arkadaşlarımıza duyurulur.
Yani, gazeteci elinden çıkmamış olsa da, bayağı 'pahalı' haberler bunlar...