'İngiliz'ce siyaset

Herkes bir anda 'Türkiye'den çok Türkiyeci' oluverdi. Yumurta kapıya dayandı, tabii. Uluslararası siyasette, değil birkaç ay, birkaç yıl bile kısa süre sayılırken...

Herkes bir anda 'Türkiye'den çok Türkiyeci' oluverdi. Yumurta kapıya dayandı, tabii. Uluslararası siyasette, değil birkaç ay, birkaç yıl bile kısa süre sayılırken, Türkiye'ye karşı 'Canınız cehenneme, biz istediğimiz özgürlük savaşçısını ağırlarız, size de kocaman bir nanik yaparız' diyen iki Avrupa ülkesi (bkz. Berlusconi-Simitis) bu kez el ele vermiş 'Biz Türkiye'nin en büyük avukatlarıyız' diyebilme yüzünü buluyor.
Bir başka ikili (Chirac- Schröder) 'Biz, en bi Türkiyeciyiz. Allahına kadar Türkiye!' pozlarında sözüm ona 'kıyak' yaptıklarını sanıp 'Bugün gidin 2005'te gelin' diyerek ne kadar gönüllü olduklarını ortaya koyuyor.
Geçen hafta içinde yıldırım hızıyla dolaştığımız Roma, Paris, Brüksel ve Londra'da, NTV'nin 'Avrupa Türkiye'yi Konuşuyor' programının kamera önü ve arkasında gazeteci, politikacı, din adamı, yazar, entelektüel tayfası da birbirinden farklı ve değişik tonlarda yorumlarını 'Şimdilik erken' çizgisinde birleştiriyordu.
Ama, akıllara en çok durgunluk veren, Britanya'nın inanılmaz
'esnek'likteki Dışişleri Bakanı Straw'un manevraları. 'Esneklik' lafını, ne anlamda kullandığımı açıklamaya çalışayım:
Aylardır, her fırsatta Straw'a sormaktan yorulmuştum. O da aynı yanıtı, buram buram 'İngilizlik' (bu lafı kim nasıl isterse öyle tercüme etmekte özgür) kokan tarzı ve özenli cümlelerle vermekten yorulmamıştı. Britanya'nın Türkiye'ye verdiği, 'Mutlaka birgün Avrupa içinde görmek isteriz' şeklindeki destek, 'Mutlaka Kopenhag'da tarih verilmeli' anlamına geliyor muydu? Yanıt hiç değişmiyordu :
"Yeterince açık konuştuk. Kopenhag'da pazarlık olacak. Bu pazarlığı ortalık yerde yapacak halimiz yok."
'Peki tarih?'
"Yeterince açık konuştuk."
20 Kasım sabahı Dışişleri Konutu önünde üstüne basa basa yineledik sorumuzu: Tarih?
"15'lerden sadece biriyiz. Bu müzakere ortalık yerde yapılmaz."
Yaklaşık bir yıldır köşe bucak kaçtıkları mülakatta karşımıza oturmaya cesaret edebilselerdi, yine soracaktık. Yine kaçtılar. Tam bir 'İngiliz' manevrasıyla...
Londra'ya döndüğümde e-mail'den düşen mesajı gördüğümde, "Hah!" dedim, "İşte, nihayet gerçek ağızlarından dökülmüş." Straw'un basın açıklamasında şu ifadeler yer almaktaydı :
"Oyun oynamayı bırakın. Yanlış tercih yapmayın. Son şansı, reddetmeyin"
Nihayet, tüm Avrupalılar adına özeleştiri yapmaya karar vermişler ve Straw da bunu yüksek sesle kendine telkin ediyor diye düşünürken, bu bölümün Irak'a yönelik olduğunu görüp 'bozum' oldum..
Meğer metnin başlarında, Straw, hararetli biçimde Türkiye'ye 'kesin bir tarih' verilmesini istemiş. Üstelik, "Sayın Başbakanımızın (Blair) da belirttiği gibi" diye de eklemiş. Hatta, 'Türkiye'ye karşı ayak diremenin haksızlık olacağından' filan dem vurarak, 'NATO'nun on yıllardır şanlı üyesi'' sosuyla Ankara'daki gönülleri iyice fethetmeye yönelmiş.
Peki, iyi güzel de... Tarih kelimesini bugüne dek telaffuzdan bile kaçan Londralı Bakan, neden ağız değiştirdi? Neden bugün 'kesin tarih'ten söz ediyor? Ve en önemlisi, neden bu tarihi (diğer bazıları gibi) açıkça telaffuz etmiyor?
Hiç 'İngilizlik' etmeden söyleyelim: İngilizceden ödünç bir deyimle, gerçek patronları Beyaz Saray, daha 'İ'lerin noktalarını, 'T'lerin de üst çizgilerini koymadı da ondan. Hannay Planı'nın (siz hâlâ Annan Planı demekte özgürsünüz) akıbeti giderek sarpa sarıyor da ondan. Irak konusunda henüz Ankara'nın pasif direnişi kırılmadı da ondan.
Güldürmeyin Sayın Straw.