Tek parti iktidarı...

Büyük Britanya Krallığı'nda parlamento seçimi yapılıp da, başbakanlığa ilk kez seçilen kişiden, görevinin ilk gününde resmen bir talepte bulunulur.

Büyük Britanya Krallığı'nda parlamento seçimi yapılıp da, başbakanlığa ilk kez seçilen kişiden, görevinin ilk gününde resmen bir talepte bulunulur. Kısa bir mektup yazacaktır... Ama mutlaka, kendi el yazısıyla.
Bu mektup, ülke herhangi bir saldırıya uğrayıp tüm iletişim kanalları tıkandığında, deyiş yerindeyse 'ülkenin tüm tersanelerine girilip, tüm ordularının dağıtıldığı, memleketin her yeri bilfiil işgal edildiği' gün ne yapılacağı konusunda, dünyanın herhangi bir yerindeki İngiliz nükleer denizaltılarının komutanlarına ne yapacağını bildirir.
'Top Secret' kaydıyla başbakanın mürekkepli kaleminden çıkan bu emir, denizaltı komutanının kamarasındaki şifreli kilitli dolapta muhafaza edilir ve başkomutanlık karargâhı ile başka hiçbir haberleşme mümkün olmadığı anda, orada yazılanlar 'harfiyen' uygulanır. İçeriğini, tabii ki sadece şu ana kadar başbakanlık yapmış kişiler ve genelkurmay başkanları bilir.
Bu, en güçlü makama oturan kişinin üzerindeki ağır yükü ve sorumluluğu
en iyi anlatan örnektir. Hele ki, tek başına iktidar elde etmiş, koalisyon veya güçlü muhalefet gibi 'sorunları' olmayan bir konumda ise. Bu konum, ilk bakışta 'hoş' görünse de, zamanla bir 'yük' hatta 'işkence' halini de alabilir.
1979-1997'deki 18 yıllık iktidar sürecinde, Muhafazakârların içine düştüğü, önceleri rahat bir icraatın anahtarı olarak ustaca kullanılan bu konum, giderek 'bunaltıcı bir saunaya' dönüşmüştü. Yalnızca 11 yıl süreyle Margaret Thatcher'ın karizması sayesinde aşılabilen bu 'challenge', şimdi İşçi Partisi iktidarının üzerine 'çöreklenmiş' durumda. Mayıs 1997 seçiminde, 2. Dünya Savaşı sonrası elde edilmiş en büyük çoğunluğu yakalayan Tony Blair, yüzde 43'lük oy ve 418 sandalye (659 sandalyeli Avam Kamarası'nda) ile iktidara geldi. Muhafazakârlar 165, Liberal Demokratlar 46 vekili çıkarabildi. Yani, tüm muhalefetin toplamı, iktidarın 'paçasına' bile yapışamıyordu. Ancak, beş yıllık seçim dönemini dört yıla çekmek ve erken seçim istemek zorunda kalan Blair'in kararındaki en önemli etken, 'tek partili ve açık çekli iktidarda zorlandığını' hissetmekti.
İddialı bir manifesto ile gelmişti. Her alanda 'devrim' niteliğinde değişimlere imza atacaktı. Ekonomi büyük ölçüde 'tıkırında' olsa da özellikle kamu hizmetlerinde önemli değişim ve yatırımları gerçekleştirecek, sistemi 'sallayacak'tı. Merkezden yönetimi zayıflatacak, bölgelere (İskoçya, Galler, K. İrlanda) kısmi özerklik verecekti. Kuzey İrlanda sorununu çözecekti. Anayasal sistemi (bu ülkede yazılı bir anayasa olmamasına rağmen) köklü biçimde reforme edecekti.
Etti de.. Yaptı da.. Büyük ölçüde...
Ama, her adımında, iktidarının her yılında, Blair'in yüzünden adeta, 'Ah keşke biraz muhalefet olsaydı da, bu kadar rahat adım atıp bu denli büyük sorumluluğa girmeseydim' ifadesi okunur gibidir. Çok ciddi sorunlar çıktıkça, bu ifadenin güçlendiğini hissedersiniz.
Nitekim, 2001 Haziran'ındaki seçimde, oyları yüzde 43'ten yüzde 40'a indi. Sandalye sayısı 413'e geriledi. Ama, Avam Kamarası'ndan ezici çoğunlukla bir kez daha içeri girerken, arkasına adeta, 'Nerede bu muhalefet?' gibisinden baktığını hissediyordunuz. İşçi Partililerin gizliden gizliye, 'Keşke, bu kadar açık ara iktidar olmasaydık' dedikleri bilinir. Özellikle, euro'ya giriş için karar vermek ve Avrupa ve tabii dünyanın yeniden şekillenmesinde önemli adımlar atmak gibi dev bir sorumlulukla karşı karşıya olan bir hükümet ve bir lider kimliği ile...
Parlamenter demokrasilerde, ezici çoğunlukla tek parti iktidarının
'istikrar' sağladığı ve günlük güneşlik, 'daha sağlam' bir rejim getirdiği sanısına kapılanlar için, birebir olmasa da bir misaldir diye aktarmak istedim.