Kibarlık budalası

Yaşadığımız bütün bu akıl tutulmasının, soytarılıkların; duyusal, düşünsel ve fiili açlığın, onun ürünü cimriliğin, sonradan görmeliğin, budalalığın, özellikle de kibarlık budalalıklarının...

Yaşadığımız bütün bu akıl tutulmasının, soytarılıkların; duyusal, düşünsel ve fiili açlığın, onun ürünü cimriliğin, sonradan görmeliğin, budalalığın, özellikle de kibarlık budalalıklarının, gösterimden hiç inmeyen demokrasi budalalığının ilacı nedir?
Moliere'imizi bulacağız. Yoksa yaratacağız!
Yaratacağız, çünkü rivayet odur ki, 337 yıl önce doğan son iki yüzyıldır Avrupa'da, yüzyıldır da dünyada herhalde sahnelenmediği yer kalmayan 'Kibarlık Budalası'nın doğuşuna hasbel kader biz Türkler vesile olmuşuz: Yıl 1670, ilk kez bir Osmanlı elçisi Fransa'yı ziyaret edecektir. Moliere'e göreve çağrılır: Eğlenceli bir temaşa tertip eyleyesin hemen.
Şimdilerde Sarkozy'nin direttiği "Asya ayrı, Avrupa ayrı" tezinin ilk adımı mıydı, yoksa, Paris başta olmak üzere Fransa'nın değişen çehresinin, el değiştiren zenginliğin ve gücün eleştirisi, teşhiri mi, her neyse, 15 gün içinde Moliere 'Kibarlık Budalası'nı yazıp sahneler.
Nedir Kibarlık Budalası? Köksüzlüktür, yapaylıktır. Parasal gücün tarihsel, kültürel ve siyasal güç karşısında aczidir. Rakibine öykünmesidir, tabi olmasıdır. Palyaçolaşması, soytarılaşması, karikatürleşmesidir.
Kimdir peki onlar? Hepimiz!
Şimdi Genelkurmay Başkanı'nın tayin ettiği 'özde-sözde' ayrımı var ya, Moliere'in budalası da o hat üzerinden yürür: Kahramanımız özde değil sözde kibardır. Eksiğini de bilir üstelik. Yapısında, dokusunda, geçmişinde, yaşantısında yoktur 'kibar'lık. Parasını verip eğitimini alır. Nasıl ki hayatta geçerli olan her şeye ve öncelikle paraya, güce- yine çalışıp para yoluyla sahip olduysa, kibarlığı da parasını verip satın alacak ona sahip olacaktır.
Piyano çalmak bir zarafet, bir soyluluk, bir kibarlık göstergesi midir, peki, gelsin piyano hocası. Kibarlığın içinde dili böyle etkin, becerikli kullanmak, arada espriler yapmak, yerine göre taşı gediğine oturtmak, çeşitli kitaplardan, edebiyattan, sanattan örnekler vermek mi vardır, gelsin bunun hocası.
Parayla değil mi! Düşünce, felsefe mi lazım, gelsin o da... Parasını verdikten sonra!
Hepsi olur, hepsi çağrılır, satın alınır.
Ama kibar olamaz bir türlü kahramanımız. Neden? Çünkü en iyi alabildiği, öğrenebildiği kibarlık, sesleri, yani hangi harfi gırtlaktan nasıl çıkarabildiğidir. Tabii bu arada, meğerse kendisinin yıllardır, doğuştan 'nesir', yani düz yazıyla iştigal ettiğini, 'mensur'a; şiire uzak olduğunu da öğrenir. Piyanoda, felsefede ve diğer 'kibarlık' araçlarında, yollarında tıkandığında da hemen en başa, harflere
döner, hocalarını da döndürür; "Şu harfleri çalışssak önce..." Akıllı ya, zora geldiğinde en iyi bildiği ve yaptığına sarılarak durumu kurtaracak ya. Kendi kibarlığıdır o!
Anlattıklarımın hiçbiri 'mecaz' değil. Daha geçen gün bir gazetede vardı. İş-güç, statü sahibi, salon insanı konumundaki 30-60 yaş grubundan bir dizi insan Fenerbahçe Kulübü bünyesinde 'Nezaket Kursu' almaktaymış. Nerede nasıl davranılır, nasıl konuşulur, ne zaman ne giyilir, elini-kolunu nasıl kullanırsın... para verip zaman ayırıyor, kurs görüyorsun, 'nezaket' sahibi olmak için. Moliere'in 337 yıl önceki kahramanı gibi. Kurstan yakayı kurtardığında bildiğini, aslını okuyor, yaşıyor, yapıyorsun.
Sadece 'cemiyet hayatı'nda değil, 'demokrasi' uğrunda yaşadıklarımız işte
17. yüzyıl Fransa'sındaki o sonradan görmenin kibarlaşma çabasıdır. Dönüp dönüp kendi bildiğini okumasıdır.
Derler ki, akıllar pazara çıkarılmış, isteyen istediğini seçsin, beğensin alsın diye. Ama o ne, pazarın sonunda görülmüş ki, "Ah ulan, bende akıl olsaydı..." diye hayıflananların hepsi, yine kendi akıllarını seçmiş, almışlar "Aklımı seveyim" diyerek. Kibar bunlar, kibar! Tutulan akıl.