Nâzım Hikmet'i kim öldürdü?

Bilinenin tersine, Nâzım Hikmet ölmemiş, öldürülmüştür. Bugün onu </br>105. doğum yıldönümünde anarken, cinayetin kim tarafından ve nasıl işlendiği sorusuna da yanıt aramalıyız.

Bilinenin tersine, Nâzım Hikmet ölmemiş, öldürülmüştür. Bugün onu
105. doğum yıldönümünde anarken, cinayetin kim tarafından ve nasıl işlendiği sorusuna da yanıt aramalıyız.
Hrant Dink cinayeti, bu görevi özellikle güncelleştirmiş, yakıcı hale getirmiştir. 1909'da Galata Köprüsü üstünde kurşunlanan Hasan Fehmi'den Hrant Dink'e uzanan cinayetler zincirinde 62 gazetecinin cesedi karşımıza çıkıyorsa, zinciri daha yakından incelemek gerekir. Kendini kuşatan imha çemberinin giderek daraldığını hisseden Dink'i 'ürkek güvercin'e çeviren ensesindeki ölüm nefesinin bu ülkede başka kimlere uzandığını görmek gerekir. Nâzım, işte o noktada bir büyük, asli kurban olarak karşımıza çıkar.
Nâzım Hikmet'in 13 yılı aşan hapisliğini, o hapislik süresince kimi zaman 'bir komünist, dinsiz, imansız, haini' temizlemeye kalkışanları, 'çok yakında çıkıyorsun' haberleriyle yıkıma sürüklenişini, her şeyi bir yana bırakın... Son çare canını ortaya koyarak, açlık grevine yatarak özgürlüğünü kazanmasının ardından aynı kuşatmanın devam ettiğini anımsayın.
Yani, bu topraklarda yaşamasına izin verilmediğini... Tıpkı, Sabahattin Ali gibi.
Sabahattin Ali, Demokrat Parti iktidarının Milli Eğitim Bakana Tevfik İleri'nin ifadesiyle "Bulgar sınırından kaçıp giderken gebertilen komünist"tir devletin gözünde. Askerlikten atılma vatansever katil de zaten 'milli hislerim galeyana geldi' diye gerekçelendirmiştir gebertme işini. Özetle, makbuldür katil.
Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, 'gebertme'yi onaylayıp olumlarken 1951'de, Nâzım Hikmet 'çatlak bir yürekle' Karadeniz'in dalgalarıyla boğuşarak canını dışarı atalı daha birkaç ay olmuştu. Hemen ardından, 25 Temmuz 1951'de de Meclis kararıyla vatandaşlıktan ihraç edilmişti. Sonrası malum: Nâzım Hikmet, vatan hainliğine devam ediyor hâlâ... O nedenle de, geçenlerde Orhan Pamuk'un Radikal'de yeniden anımsattığı üzere, dönemin gazeteleri "Doya doya yüzüne tükürsünler" diyerek yayımlıyorlardı fotoğrafını.
Bütün bunlarla birlikte bakıldığında o çatlak ve yorgun yüreğin 1963'te Moskova'da vatan hasretiyle durması, ertelenmiş cinayetten başka bir şey olarak gözükmüyor.
Ertelenmiş ve bu türden dolaylı cinayetleri, Hasan Fehmi'den, Ahmet Samim'den başlayıp Hrant Dink'e uzanan cinayetler zinciriyle birlikte değerlendirmek gerekiyor neyi, neden yaşadığımızı anlamak, karşı karşıya olduğumuz sorunu çözmeye adım atmak için.
Bunca cinayet, terör, tehdit, saldırı gösteriyor ki bu ülkede devletin, toplumun, yer yer basının bütünlük içinde olduğu tek bir gerçek varsa, o da farklı düşünceye duyulan korkudur, öfkedir. Cemil Meriç'in ifadesiyle, "Bu ülkede düşünceyi kuduz köpek gibi kovarlar."
O korku ve öfke, başka olanı, düşünceyi, düşüneni ya fiilen yok eder ya da
tümüyle dışta bırakır. Hiçleştirir.
Sonuçta yine yok eder. Sonuçta, yaşı ne olursa olsun 'çocuk' katillerle kalırsınız baş başa. Kendi kendinize. 30 Ocak, Salı akşamı Beşiktaş Belediyesi'yle Nâzım Hikmet Vakfı'nın ortaklaşa düzenlediği 'Nâzım Hikmet 105 Yaşında' adlı anma programını izlerken bunları düşündüm. Fazıl Say'ın piyanosunu, onun şiirlerinden yapılan şarkıları, Genco Erkal'ın seslendirdiği şiirleri dinlerken... Hüzünle birlikte daima inançlı, kıvançlı o gümrah ses, öteki yanıyla Hrant Dink'e, 'ürkek güvercin'e dönüyor, cinayeti haykırıyordu.
Görün bunları, görün, diyordu.