Tiyatro yapmıyoruz burada!

İktidarın hiç gizlemeye gerek görmediği bir öfkesi, fobisi var tiyatroya karşı. Aslında bu mevcut bütün 'sanat' ortamını kapsayan bir düşmanlık.

İktidarın hiç gizlemeye gerek görmediği bir öfkesi, fobisi var tiyatroya karşı. Aslında bu mevcut bütün 'sanat' ortamını kapsayan bir düşmanlık. Belki devlet elinin doğrudan uzandığı sanat alanlarının başında geldiğinden tiyatroda odaklanıyor, somutlaşıyor sözünü ettiğim öfke ve korku.
'AKM yıkılmalıdır, yıkılacaktır, yıkacağız elbet!' dayatmasında, ısrarında başka şeylerin yanında iktidar cihetinin 'entel keyif sektörü' olarak gördüğü tiyatro-bale-müzik dünyasının mabedini, sembol değerindeki yapısını ortadan kaldırma güdüsü etkili gibi görünüyor bana.
Köktenpiyasacı; kamu arazilerini en hızlı yoldan ranta çevirme, nemalanma-nemalandırma anlayışının doğal sonucu tabii ki Atatürk Kültür Merkezi'nin de halledilmesi. İstanbul'un göbeği ve gözbebeği Taksim'de binlerce metrekare araziyi bir avuç entel keyif sektörü erbabına heba etmek asla akıl kârı değildir onların gözünde. Tüm bu veriler birleştiğinde, evet, AKM yıkılmalıdır, yıkılacaktır!
Ama dediğim gibi bu salt bir binayı yıkıp, araziyi değerlendirmeyle sınırlı bir 'piyasa rasyoneli' değil. AKM'yle birlikte devlet bünyesindeki 'entel keyif sektörü' kurumlarının, aktörlerinin, 'sanatçı' etiketi taşıyan devlet memurlarının da tasfiyesi gündemde. Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin'in 'akçalı işlerde yolsuzluk' ithamıyla görevden alınması söz konusu tasfiye hamlesinin ürünlerinden biri. Bilgin, bakanlığın hakkında açtığı soruşturma ve davalardan aklanarak çıktı. Yürütmeyi durdurma yönündeki başvurusuyla göreve döndü. Ama açık olan bir şey var ki, iktidar onunla çalışmak istemiyor. Şimdi Bilgin, iktidara rağmen genel müdür.
Sadece o değil, galiba kurum bünyesindeki opera ve bale de dahil edilerek- sanatçıların çoğunun durumu aynı. Çünkü yine bakanlık, onları 'bankamatik sanatçısı' olarak ilan etti. Şişman baletler, balerinler falan afişe edildi. Sanatçıların kurum dışına çalışmasına; seslendirme, sinema ve TV'lere iş yapmalarının yasaklanmaya çalışılması vb, liste uzatılabilir.
Peki, bu öfke ve fobi nereden kaynaklanıyor?
Her şeyden önce iktidar cephesinde galiba çok ama çok derinde yatan ve fakat asla geride durmayan, tam tersine hep önde olan 'taşralı' bir bakış var sahne sanatlarına ilişkin. Anadolu'nun içlerine doğru yol alırsanız, o taşralı bakış, içinde 'müsrkirat'ın (içki) dahil olduğu ve dahi öncelikle kadınların sahne aldığı, erkekleri eğlendirdiği bar/pavyonla beraber anacaktır tiyatroyu.
Kısaca tiyatro, sadece 'oyun' sahnelenen ve izlenen yer değil, çoğu kez ahlaka mugayyir hallerin yaşandığı yerdir taşralı muhafazakâr bakış için. Kadın, modernlik, laiklik falan bahislerine dalmadan tiyatro fobisinin bir başka tarafına da uzanabiliriz: Oyun ve gerçek ikilemi!
Şimdi burada iktidarın, Kültür Bakanlığı'nın Platoncu bir dünya görüşüne ve sanat anlayışına sahip olduğunu söylesem, belki absürt kaçacak ama durum, bir yanıyla da öyle görünüyor. Platon, dünyayı 'idealar' ve 'nesneler' üzerinden ikiye ayırır. İdea, insanlardan ve gördüğümüz mevcut dünyadan bağımsız olarak vardır. İdealar için 'ilahi hakikat' diyebiliriz. Mevcut dünyadaki varlıklar ise ideaların şu ya da bu şekilde yansıması, taklididir.
Özetle Platon, sanata taklidin taklidi kopyanın kopyası olarak bakar. Ortada ideanın bir yansıması vardır; masa, ressamın çizdiği ise onun ikinci elden kopyası... İşte bu 'sahtecilik' insanı, ideadan uzaklaştırdığı için Platon, Devlet'inde sanata ve sanatçıya hep uzak durur, hele şairlere...
Gelenekçi düşünce de tiyatroyu, bir oyun hem de sahteden sahte olarak gördüğü için, 'tiyatro yapma!' demez mi? İktidar sahipleri de öyle buyuruyor işte.