Düşmanına dönüşmek

Düşmanına dönüşmek
Düşmanına dönüşmek
Silaha sahip olmayı bir itaat gerekçesi haline getirenlerin devlet karşısında halka bolca ayağa kalkma çağrılarının kıymeti harbiyesinin bulunmadığının farkında olmamaları ne acı.
Haber: Dr. ADİL YILMAZ * / Arşivi

Siyasetin hukuk tarafından işgal edildiği uzun bir tarihsel kesit yaşadık.

Toplumun hemen her kesimine, her muhalefet grubuna yönelik, bugün cemaat olarak işaretlenen bir odağın operasyonlarıyla şekillenen sadece siyaset değil, aynı zamanda günlük yaşamın ta kendisiydi.

Polis operasyonuyla başladığımız o kasvetli günler, çoğunlukla tutuklulukla sonuçlanan adliye süreciyle devam eder ama bir türlü bitmezdi. Gazete manşetleri, bitmek bilmeyen televizyon programları başlardı bu defa. Bu programları, haberleri, en çok şüpheliler ve onların avukatları ilgiyle takip ederdi. Keza neyle suçlandıklarını ancak öyle öğrenebilirlerdi. Tabi bu küçük olumluluk asıl olarak büyük bir saldırıyı da bağrında taşırdı. Çünkü operasyona maruz kalanlar belirli bir toplumsal kabule ve tanınmışlığa sahip olduklarından, bu haberleri itibarsızlaştırma girişimleri takip ederdi. Türk polis teşkilatı yapımcılığında ve bir pembe dizi edasıyla sunulan senaryoların/yalanın çetelesini tutmaya bu mütevazı yazının boyutları yetersiz kalır.

Bugün büyük çoğunluğu 17-25 Aralık dolayısıyla ve bir iktidar içi çatışma nedeniyle tahliyeyle sonuçlansa da o sürecin verdiği hasarların ne yazık ki telafisi mümkün değil.

Henüz üzerinden fazla vakit geçmediği ve de davalar siyasal iktidar tarafından günlük yaşamın bir parçası haline getirildiğinden hepimiz bu süreci hatırlıyoruz.

Bu davaların sonuncusu 18 Ocak 2013 tarihinde ÇHD mensubu avukatlara yönelikti.

Hukuk büroları ve dernek merkezleri şafakla birlikte basılmış onlarca avukat gözaltına alınmış ve 9 avukat tutuklanmıştı. Sonrası diğer dava süreçleriyle aynı kaderi paylaştı. 11 çelik kapı, kozmik oda, Suriye ajanlığı, işverenleri tehdit başta Zaman ve Akit olmak üzere gazete sütunlarını süslemeye başladı.

Tüm bu suçlamalara, karalama çabalarına karşı başta avukatlar ve barolar olmak üzere sivil toplum örgütleri avukatlara sahip çıktılar. Netice olarak avukatları yargılamak üzere kurulan mahkeme salonları iktidar ve yargının ciddi bir sorgulanma alanına dönüştü. AKP ’nin cemaati tasfiye girişimi onun en güçlü olduğu yerden, yargıdan başladığı için diğer davalarda olduğu gibi bu davada da tüm avukatlar tahliye oldu.


MAĞDURLUKTAN FAİLLİĞE, DÜŞMANINDAN CEPHANE AŞIRMAYA
Tam hepimiz bu alacakaranlık kuşağının bittiğini düşünmekteyken, yanıldığımızı çok geçmeden anladık. Piyesin ikinci bölümü dehşet vericiydi. Ortada cemaat yapılanması kalmamıştı. Ama onun siyaset anlayışını benimsemiş bu kez sol bir örgüt rol çalıyordu. Dün komplo olarak değerlendirdiği dava dosyalarını, psikolojik savaş olarak nitelendirdiği AKİT haberini kendi silahlı eyleminin meşruluğunun kanıtı olarak sunuyordu. Üstelik hepimize çağrı yapıp devrimci eylemi önünde saygıyla eğilmemizi salık vermeyi de ihmal etmiyordu.

Avukat Taylan Tanay’a yönelik ‘devrimci eylem’den bahsediyorum.

Aslında perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Bu yılın temmuz ayında Halkın Hukuk Bürosu açıklaması- ki daha sonra örgüt açıklamasında kendisine atıf yapıldı- bugünlere geleceğimizi adeta haber veriyordu. Dikkatli okunduğunda artık kendileriyle çalışmak istemeyen bir meslektaşlarını ‘sen gidemezsin biz seni atıyoruz’ tadında, komik bir ahlak sosuyla sunulan eğlenceli bir metindi. Okuyanlar için taşıdığı eğlenceyi muhatabı için taşıdığını elbette iddia edemem. Doğrusu bir süre bu metne Av. Taylan Tanay’dan bir cevap beklediğimi itiraf etmeliyim. Ama kısa süre sonra hatırladığım bir ritüel nedeniyle fikrimi değiştirdim.

Amerikan Güneyi tarihinin en dehşet verici ırkçı ritüellerinden biri, beyaz bir çetenin köşeye kıstırdığı bir Afro- Amerikalıyı(siyahı) ilk hakarete zorlamasıydı: Afro-Amerikalı birkaç adam tarafından sımsıkı tutulurken, beyaz ırkçı bir eşkıya ondan feci bir dayak ya da linç etme ‘vesilesi’ koparabilmek için ona “Tükür bana! Alçak olduğumu söyle!” vb. diye bağırırdı- sanki beyaz ırkçı, şiddet patlaması için uygun diyalojik bağlamı geri dönüşlü olarak kurmak isterdi. Ritüeli şöyle okumak gerekir; kurbanı bana gönüllü olarak hakaret etmeye, yani tacizcisinin söylemsel konumunu benimsemeye ve böylece benim şiddet içeren davranışıma gerekçe sunmaya zorlarım.

Bu olmadı. Ama ‘son’ değişmedi. Olan şuydu; bu kez köşeye sıkıştıranlar ikna için bir ritüele ihtiyaç duymadı. Neden mi? ‘Devrimci’ sıfatı hakaretini, eylemini meşrulaştıracak bir gerekçe aramayı gereksiz kılan kibirden yüksek duvarlarını çoktan örmüştü. Devrimci şiddet, silahlı devrim cephesi her halükarda selamlanmalıydı. Gayrısı halk düşmanlığı ve karşı devrimcilikti.


KUZULARIN SESSİZLİĞİ TAMAM PEKİ YA DEVRİMCİLERİN SESSİZLİĞİ…
Bir cemaat operasyonunu bu kez devrimci bir operasyonla tamamlama girişimi son derece ironik. Bu devrimci eylem sonrasında fazla radyasyona maruz kalan bir hastanın epikriz raporunu andıran açıklama, mağdurun nasıl egemene dönüşeceğini gösteriyor. Aynı cümlede defalarca ahlaktan bahsedip bir küfür metni yazmak meziyetini kimse ıskalamamıştır. Silaha sahip olmayı bir itaat gerekçesi haline getirenlerin devlet karşısında halka bolca ayağa kalkma çağrılarının kıymeti harbiyesinin bulunmadığının farkında olmamaları ne acı.

İnsan sormadan edemiyor. Bu devrimci örgüt devlet olanaklarına sahip olsaydı… Yani ordusu, televizyonu, gazeteleri, köşe yazarları olsaydı, hayatımızı nasıl bir cehenneme dönüştürürdü.

Av. Feyzi Çelik ve birçokları bu devrimci eylem karşısındaki suskunluğu sorguladıkları için, devrim cephesindeki suskunluğu sadece hatırlatmakla geçiyorum. Avukat cübbesi yere düşünce yeri göğü inletenlerin, sayfalarca bildiri düzenlerin basit bir kınamayla olayı kapatma girişimleri not edilmelidir. Politik metinler, sloganlar, mahkeme savunmaları hayat tarafından çoktan tekzip edilmiştir.

Demokrasi ve insan haklarını siyasetlerinin temel referansı olarak sunup bunu gönlünce hatırlayanlara itirazım var.

Trajiktir şimdi egemene dönüşen dünün mağdurunun, dün devlete yönelik cümlesini kendisine iade etmekte bir beis yok ‘herkesi sizin kadar düşünebiliyor sizin kadar okuyup yazabiliyor mu sanıyordunuz?’


* Viyana Üniversitesi Siyaset Bilimi