1 Kasım sonrası çatışmalar nereye?

1 Kasım sonrası çatışmalar nereye?
1 Kasım sonrası çatışmalar nereye?
20 Temmuz'dan bu yana Türkiye bir şiddet sarmalının içinde. Ortadoğu yeniden şekillenirken hepimizi giderek içine çeken ve enerjimizi tüketen bu sarmalın yol açtığı bilanço her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Ve bu ağırlaşan bilanço 'Nereye gidiyoruz?' sorusunu akıllara getiriyor.
Haber: METİN GÜRCAN / Arşivi

20 Temmuz’dan bu yana 400’e yakın canımızın gittiği çatışmalarda son dönemde hem PKK’nın hem de güvenlik güçlerinin uyguladıkları şiddet düzeyinin çok da kontrollü olmayan bir biçimde hızla arttığı, böyle olunca da çatışmaların sosyal maliyetlerinin ağırlaştığı gözleniyor.  Kritik 1 Kasım seçimlerinin üzerinden 10 gün geçmesine rağmen seçimlerden sonra geçildiğini gözlemlediğim bazı kritik şiddet eşikleri beni bu yazıyı yazmaya zorladı.  Ne yazık ki şayet bu kritik şiddet eşiklerini iyi analiz edemezsek bu sarmal bizi içinde yıllarca hapsedebilecek yeni bir ‘ŞİDDET KAPANINA’ dönüşecek ve Ortadoğu yeniden şekillenirken, tam da enerjimizi ve dikkatimizi bölgesel ve küresel gelişmelere vermemiz gereken bir zamanda ‘BİZ birbirimizi öldürmeye devam ettikçe’ olan da memleketin aydınlık yarınlarına olacak.

Öncelikle bir tespit: AKP kritik 1 Kasım seçimlerindeki ‘zaferinin’ yaratmış olduğu toplumsal meşruiyeti ve dinamizmi sahaya ‘daha fazla sert güç’ olarak yansıtmak istiyor. Seçim sonrasındaki iç siyasi konjonktür buna cevaz veriyor. PKK da özellikle PYD üzerinden Suriye’de IŞID’la mücadele  nedeniyle kazanmış olduğuna inandığı uluslararası meşruiyete, küresel güçlerle kurduğu ittifaklara ve yeni kazandığı askeri yeteneklerine güveniyor. Yani artık 1 Kasım sonrası ‘iki güçlünün’ sahadaki mücadelesine tanık olacağız. Yeni dönemde Ankara PKK’ya sağlanan uluslararası desteği kırmak derdinde, PKK ise AKP’nin seçim sonrası kazanımlarını yıpratma isteğinde. Kısaca taraflar ‘ben bu oyunu bozarım!’ kararlılığında. Bu da haliyle sahada daha fazla sert güç tokuşması anlamına geliyor.

Kısa bir Çatışma Analizi

20 Temmuzda başlayan çatışmalara PKK’nın hem stratejik-siyasi düzeyde hem de sahada oldukça hazırlıklı girdiği görülüyor. PKK, başta Cizre, Silopi, Şırnak, Yüksekova, Şemdinli gibi sınır hattındaki il ve ilçe merkezlerinde ‘öz yönetim’ olarak adlandırdığı modeli aşağıdan yukarıya (bottom-up) bir anlayışla, kentli ve şehir milislerinin ön planda olduğu ‘şehir gerillacılığı’ teknikleri ile devlete ve güvenlik güçlerine dayatıyor. Bu modelde PKK bölgede yaşayan vatandaşlara ‘Herkes kendi mahalle ve bölgesinde öz savunma güçleri oluştursun ve bu silahlı direniş grupları ile mahallesini ve bölgesini savunsun’ çağrısı yapıyor. Bu çağrı bir yandan yaklaşık 10.000 militanını Suriye kuzeyinde tutan PKK’ya hem personel ve kaynak tasarrufu sağlarken diğer yandan Türk güvenlik güçlerini pek de alışık olmadıkları yeni bir mücadele tarzına zorluyor. PKK bu sayede kent merkezlerine, yani halkın içine çekiliyor ve güvenlik güçlerine de ‘gücün yetiyorsa gel beni buradan çıkar’ mesajı veriyor. İşte bu güne kadar kırsalda mücadele konusunda uzmanlaşan güvenlik güçleri de bu yeni duruma adapte olmakta zorlanıyor. PKK’nın ‘öz savunma gücü’ oluşturma çabasında bir önemli dinamik de yereldeki karar alıcılarına eylem kararı alma, planlama ve uygulama konusunda inisiyatif tanıması. ‘Şiddetin franchising’i’ olarak tanımlayabileceğimiz bu yöntemle PKK hem operasyonel tempoyu koruyor hem de mücadele gücünü şehirlerdeki atarlı ve ağır adrenalin baskısı altındaki YDG-H’li milislere paslamış oluyor.

Çatışmalar kentlileştikçe ve yerelleştikçe sosyal maliyet artıyor

Çatışmaların giderek kentlere kaymasının iki önemli sunucu var. Bunlardan ilki çatışmalardaki sivil kayıplarının artması. Zaten 20 Temmuz’dan bu yana 110 günlük sürede sivil kaybının %80’inin kent merkezlerinde veya kentlerin yakın çevresinde olması da bunun en açık göstergesi. Diğer sonuç ise çatışmalara kentlere kaydıkça sosyal maliyetin artması. Şehirlerde yaşanan çatışmalara ilişkin haber, görüntü, yorum ve sosyal medya paylaşımları nispeten pek de haberdar olmadığımız kırsaldaki çatışmalara nazaran bizi daha çok bölüyor.

Kısaca yeni dönemde; Güvenlik güçleri ile PKK arasında geçmişe nazaran daha şehirli, daha düşük düzeyli, daha teknolojik ve sivillerin daha çok içinde olduğu, siber ortam ve sosyal medyanın da etkin kullanılacağı bir çatışma dinamiği bizi bekliyor olacak.

1 Kasım sonrası çatışmanın değişen doğası

1 Kasım’dan sonra çatışmalarda biri kırsalda, diğeri kentlerde iki önemli gelişme yaşandı.

Bunlardan ilki aslında Eylül başından beri devam eden ancak 1 Kasımdan sonra hız kazanan Özel Kuvvetler ve Jandarma Özel Harekat Unsurlarının (JÖH), komandolarla da desteklenen Dağlıca (İkiyaka) bölgesindeki büyük çaplı temizlik harekatı. TSK’nın artık kazandığı teknoloji-yoğun mücadele yeteneği sayesinde PKK’nın kırsalda tutunması pek mümkün görünmüyor. TSK kırsalda İnsansız Hava Aracı (İHA)- Özel Kuvvet-Hava Kuvvetleri üçlüsünü entegre kullanarak artık her türlü hava ve arazi şartında PKK’lıların yerlerini tespit ederek ya uçaklardan atılan Hassas Güdümlü Mühimmat (SOM) veya nokta tarzı operasyonlarla etkisiz hale getirebiliyor. Yaklaşan ağır kış şartları eskiden Güneydoğuda Kasım-Mart arasında ve ‘Beyaz Barış’ olarak adlandırılan bir çatışmasızlık dönemi anlamına gelirken şimdi TSK için avantaja dönüşüyor. Kısaca kırsalda alan hakimiyeti askerde. Kuvvetle muhtemel kışın da devam edecek operasyonlarda askerde olacak. Alan hakimiyeti ne mi? Kısaca kimin kaçtığına kimin kovaladığına bakırsınız, kim kovalıyorsa alan hakimiyeti onundur. Kırsalda da yeni dönemde eskiden olduğu gibi hala PKK kaçıyor, asker kovalıyor.

Peki ya kent merkezleri? Önce bir tespitim. Bence artık çatışmalarda kırsaldaki mücadeleler tali (yani ikinci) önemde. 1984’de kırsalda başlayan Türkiye-PKK çatışması şayet bitecekse bittiği yer kentler olacak. Yani artık çatışmaları anlamak için il ve ilçe merkezlerindeki alan hakimiyeti yani asıl Cizre’de, Silvan’da, Silopi gibi kent merkezlerinde kimin kaçtığına kimin kovaladığına bakmak lazım.

PKK, özellikle YDG-H’li gençlerin ön planda olduğu, spontane gelişen ve şiddet seviyesi düşük ancak temposu yüksek sokak eylemleri ile Cizre’deki Yafes mahallesi, Silopi’de Zap mahallesi, Silvan’da Tekel ve Mescit mahalleleri gibi bazı ilçelerdeki belli mahallelerde ‘kurtarılmış bölgeler’ yaratmayı başarmış görünüyor. Şehir çatışmaları konusunda giderek tecrübe kazandığı görülen YDG-H’li gençler bu mahallelerde kazdıkları hendekleri merkez alarak RPG-7 roketatar, makinalı tüfekler ve Molotof kokteylleri ile korunan, EYP denen bombalı düzeneklerle güçlendirilen direnek (savunma) noktaları oluşturabiliyor. Şehirlerde şimdilik polis özel harekat timleri görev yapıyor. Bu mahallelerde şimdilik polis kovalıyor, YDG-H’liler kaçıyor yani alan hakimiyeti poliste ancak ne yazık ki bu direnek noktalarının merkezindeki hendekler bir türlü kapatılamıyor, kent merkezlerinde hayat normale dönemiyor. Yani kentlerdeki çatışmalar kırsalda TSK’nın üstünlüğünün aksine bir çıkmaza girmiş durumda. Güneydoğu’daki 10’a yakın il/ilçe merkezlerinin sayıları 30’a ulaşan mahallesinde alan hakimiyeti kimde belirsiz.

Son olarak 8 Kasım tarihinde sosyal medyaya düşen fotoğraflarda Silvan ilçe merkezi içinde TSK’ya ait 25 mm. topu olan 13 tonluk Geliştirilmiş Zırhlı Personel Taşıyıcı (GZPT) ve 105 mm. topu olan 45 tonluk bir M-48 A5 T2 tankının görüntüleri düştü. Silvan’ın bir caddesinin üzerinde bulunan bu tank ve GZPT’nin  park pozisyonlarından bu ağır platformların muharip bir görev için değil de keşif ve gözetleme (belki biraz da psikolojik etki) için orada oldukları anlaşılıyor. Ancak ‘kent merkezlerinde tank’ Türkiye’nin uzun yıllar boyunca pek de aşina olmadığı bir olgu. Bu kritik şiddet eşiği artık aşılmış oldu. Daha önce medyada yer alan haberlerden askerin kent merkezlerine girmek istemediğini okumuştuk. Ama PKK kent merkezlerinde şiddet düzeyini öyle bir seviyede tutuyor ki şu an bu şiddet elindeki mevcut silah ve zırh koruması yetenekleri ışığında polis özel harekatın karşılamayacağı kadar yüksek ama henüz askerin girmesine neden olmayacak kadar da düşük. Bu nedenle Ankara’da da sürekli artık asıl çatışma mekanı haline gelen kentleri kontrol için ‘Polis mi askerleşmeli (polise daha ağır silahlar ve zırh koruması) yoksa asker mi polisleşmeli (EMASYA)?’ sorusu soruluyor.

Kentlerdeki çatışmaların dinamiğini doğrudan etkileyen dinamik ise: RPG-7 roketatar gibi zırhlı araçları etkisiz hale getirebilen güçlü silahların ve bombalı düzeneklerin 14-15 yaşındaki YDG-H’li ‘teröristler’ tarafından kullanılıyor olması. RPG-7 ve bombalı düzenekler kentlerdeki güvenlik güçlerinin zırh korumasını arttırmayı zorunlu kılıyor. Bunun da en kısa çözümü ağır zırhlı paletli personel taşıyıcıları ve tanklar. Ama provakatif de olsa hatırlatmak zorundayım: Allah korusun, Molotoflarla yakılan bir tankın içinden çıkan Mehmetçiklerin görüntülerine hangi yürek dayanır ve bu görüntülerin memlekete maliyeti ne olur?

Şimdi canınızı biraz sıkacak bir karamsar senaryoyu aşağıda sunmalıyım.

Malum Suriye sıcak. Suriye kuzeyinin harareti (Rojava’nın) belli ki YDG-H’li gençlerin kalplerini ve beyinleri ısıtıyor. Ama Allah’tan şimdilik kentlerdeki sokakları ısıtmıyor. Ne mi demek istedim? Şu an Suriye kuzeyinde TOW ve Milan gibi sofistike, tel güdümlü ve 5km.ye kadar menzilli tanksavar silahlarının Türkiye’ye geçtiğine ve kullanıldığına dair hiç bir emare yok. Umarım bundan sonra da olmaz. Ama ya kullanılırlarsa? İşte o zaman yazının başında bahsettiğim şiddet kapanına biraz daha paçayı kaptırdık demektir.

Diğer yandan  şimdilik TSK da şu an kent merkezlerine operasyon maksatlı girmesi de söz konusu değil. Ya girerse ne olur? O zaman yaşanacak olan ‘züccaciye dükkanındaki fil sendromudur’. Yani ‘kaş yapayım derken göz çıkarmak’ veya ‘pireye kızıp yorgan yakmak’. Allahtan güzel Türkçemizde bu konuda yeterince özlü söz var.

Şimdi canınızı daha da sıkacak daha karamsar bir senaryoya hazır olun.

Gene medyadaki haberlerden ve sosyal medyaya yansıyan görüntülerden hem Suriye’de hem de Irak’ta SA-7, SA-16 ve SA-24 gibi yerden havaya atılan, 5 km. ye kadar menzilli, portatif hava savunma füzeleri (MANPADs) olduğunu biliyoruz. Allah korusun bu füzelerin bir şekilde bizim kent merkezlerimize girmesi ve PKK’nın stratejik etkisi olabilecek eylemler yapması söz konusu olabilir.

Veya asla olmasını istemeyiz ama savaş uçaklarımızın kent merkezlerindeki veya civarındaki hedefleri bombaladığını bir hayal edin. İşte bu her iki durum da olursa pek çok şiddet eşiği geçilmiş ve biz tam da bahsettiğim o ŞİDDET KAPANINA düşmüşüz demektir.

Peki il ve ilçe merkezlerinde giderek yükseldiği gözlenen bu şiddet sarmalı nasıl kırılabilir?

Bu soruyu şu soru ile cevap vermek isterim:

Hem Ankara’nın hem de Kandil’in elinde bu şiddetin düzeyini arttırabilecek vasıta ve yetenekler olduğu kesin. Ama acaba Ankara ve Kandil’in elinde kent merkezlerinde ‘çarşı karışınca’ ve yerelde olaylar çığırından çıkarsa tam tersine frene basıp şiddetin düzeyini düşürebilecek mekanizmalar var mı? 30 yıllık kanlı çatışmalar bize her iki aktörün de şiddetin düzeyini arttırma konusunda bir şiddet kompedanı (ustası) olduğunu gösteriyor. Peki ya karşılıklı olarak şiddetin dozunu gerektiğinde düşürebilecek akıllı mekanizmalar? İşte bu konuda biraz kötümserim. Umarım yukarıdaki karamsar ve daha karamsar senaryoları hiç yaşamayız ve artık şapkadan adadaki ‘Bay Tavşan’ bir an önce çıkar...Ama ya bu ‘Bay Tavşan’ adrenalin baskısı altındaki YDG-H’li gençlerin kalp ve beyinlerinde harlı yanan Rojava ateşini söndürmede yetersiz kalırsa? Umarım bir ‘B PLANI’ mız vardır.