Alevi sorunu

Alevi sorunu diye diye, aslında bu sorunun bir Sünni sorunu olduğunu unutuyoruz. Eğer geç kalınırsa korkarım, Kürt sorununda ödediğimiz bedellerden bile daha ağır bedeller ödeyebiliriz. Etnik kimlik çatışması bizi bölmedi, ama mezhep çatışması daha vahim sonuçlara yol açabilir
Haber: GARİP TURUNÇ* / Arşivi


Alevi sorununun farkında olmak ama onu çözmeden bırakmak, Türkiye toplumunu psikolojik açıdan fazlasıyla sıkıştırıyorsa da, son yıllarda artan antidemokratik görüntüler ve söylemler, bu sorunu cesur politikalarla çözebilecek bir siyasi akıl kaldı mı ki sorusunu akla getiriyor. Gücü eline geçirenin, bizzat güçsüzleştirdiği vatandaşa zulmettiğinin binlerce örneğiyle doluyken, bu zulümden en fazla nasibini alan Alevilerle barış nasıl sağlanacak?
Sorun, Türkiye halkının devlet tarafından üretilen bir ‘Türk’ kimliği üzerinden milletleştirilmesi. Osmanlı mezhep kriterine göre Sünni cemaati en tepeye yerleştirirken, Cumhuriyet de kriteri ‘etnik’ hale getirip Türk kimliğini tepeye oturttu. Kuramsal olarak bakıldığında herkesin Türk olduğu varsayıldığı için bu eşitlikçi bir adımdı. Ne var ki, gerçeklik öyle yaşanmadı ve asimile olmaya direnen Kürtler ve Aleviler, devlet karşısında kendiliğinden daha ‘aşağı’ bir kimliğe doğru itildiler. Böylece Osmanlı’nın cemaatçi yapısı bir başka zemin üzerinde yeniden yaratıldı ve Türkiye halkı birbiriyle konuşan, kendi içindeki farklılıkları tanıyan ve ilişki kurmak isteyen bir toplum olamadı. Onun yerine birbirini dışlayan, kendi kabuğuna çekilmiş cemaatlerden oluşmaya devam etti.

Herkes Sünni olsun!

Devletin nitelikleri olarak algılanan laiklik ve Türklük, bir yandan dindarları, diğer yandan da Kürtleri, Alevileri devlete yabancılaşmış, psikolojik olarak ezik cemaatler haline getirdi. Aslında gerçek bir laiklik sözkonusu değildi. Sünni Müslümanlık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasıyla devlet tarafından araçsallaştırıldı ve denetim altına alındı. Alevilerin tekke ve dergâhları kapatıldı. Laiklik ilkesinin iki önemli unsurundan biri olan ibadet, vicdan ve inanç özgürlüğü ortadan kaldırılırken, devletin DİB aracılığıyla din işlerine karışmasıyla bu ilkenin devlet-din işleri ayrımı unsuru da yok edildi. Böylece geleneksel olarak uygulanan Sünniliği merkezde araçsallaştırmak ve bunun dışında kalanları bu yönde asimile etmek politikasına dönülmüş oldu. Sünni referanslı AKP iktidarı da, bu eski statükonun Tek Parti-Tek Adam’la devamı olarak, Sünni İslam’ı, siyasi güç ve rant uğruna araçsallaştırdı ve Türklük sosuna bulanmış devlet Sünniliği’ne dönüştürdü. Bu modelde kuşkusuz demokrasi, özgürlük ve hukuk olamazdı. Kürtler, Aleviler, devlete yamanmayan gerçek Müslümanlar mağdur oldu, sorunları “yok” sayıldı.

Mezhep çatışması?

Ama, sorunlar “yok” deyince de yok olmuyor! Yıllardır ‘Kürt yoktur, dağda gezerken kart kurt sesi çıkaranlara Kürt denirdi’ diyen bir devletin Kürt sorununun bir Türk sorunu olduğunu anlaması için otuz bin insanımızın ölmesi gerekti. Otuz bin gencimizi gömdükten sonra fark ettik ki, bizim çözmemiz gereken çok ciddi bir sorunumuz var. Şimdi de, Alevi sorunu diye diye, aslında bu sorunun bir Sünni sorunu olduğunu unutuyoruz. Eğer geç kalınırsa korkarım, Kürt sorununda ödediğimiz bedellerden bile daha ağır bedelleri Alevi sorununda ödemeye mahkum olacağız. Etnik kimlik çatışması bizi bölmedi, ama mezhep çatışması daha vahim sonuçlara yol açabilir.

Başbakan geçen hafta grup konuşmasında, “Alevi kardeşlerimizin sorunlarının istismar edilmesine asla izin vermeyiz” dedi ve sözlerinin devamı şöyleydi: “Hızır paşalar asırlar öncesinde kalmıştır. Açılın kapılar Şah’a gidelim diye medet arama dönemi de asırlar öncesinde kalmıştır.” Daha önce de “Alevilik Ali’yi sevmekse...” diye başlayan sözler söylemiş ve kendince meseleyi bitirmişti. Şimdi de öyle yapıyor, “asırlar öncesinde kaldı” diyor ya, Aleviler o gün bugündür kendilerini “taburede” hissetmeye devam ediyorlar. Birkaç yıl önce, cemevinin önünü kapatmak isteyen belediye zabıtaları, karşılarında direnen Alevilere “Yavuz Selim size az yapmış, bir Yavuz daha lazım” diye hakaret etmesi, Esenyurt Lisesi’nde okuyan bir öğrencinin öğretmeni tarafından “Siz Aleviler neden oruç tutmuyorsunuz? Benden çekeceğin var” diyerek tehdit edilip dövmesi, şovmen Mehmet Ali Erbil’in “Mum söndü mü oynuyorsunuz orda?” “gafı”’ herkesin hafızasında. Gezi protestoları nedeniyle şu ana dek hayatını kaybeden gençlerden biri hariç yedisinin Alevi olması da bir rastlantı değil. Alevilerin kültürel ve dinsel olarak dışlanmış hissetmesine ek olarak iş bulma sorunları da var. 12 yıllık AK Parti iktidarı ardından yalnızca kamuda değil özel sektörde de AK Parti tercihleri ağırlık kazanıyor ve buna bağlı olarak Alevi gençlerin iş bulması daha da zorlaşıyor.

Zihniyet dönüşümü şart!

Başbakan konuşmasında Alevileri “sağdan soldan toparlanan” insanlar olarak kabul ediyor. Ve tabii ortalığı “karıştırmak” için toparlanıyorlar. Ve hem de Soma gibi gerçekleşmiş bir facia için bile... Soma’da bir katliam mı olmuş, hadi bakalım Alevileri “toparlayın” orayı karıştırmaya! Bir secerelerini araştırın bakalım orada katliamın acısını “yuh” çekerek bile belli etmelerine müsamaha gösterilmeyenler, müşavir Yusuf Yerkel’in uçan tekmelerine maruz kalan maden işçisi de dâhil, Alevi olmasınlar?
Alevilerle ilgili “açılım” bu bakış açısıyla olmaz, sonuç vermez. Din, ırk, mezhep üzerinden sağa sola savrulmak yerine, “temel hak ve özgürlükler” üzerinden herkesin hakkını ararsak, o zaman herkes “eşit yurttaş” olduğu anımsayacak. Bazı yurttaşlarımız kendilerini “Önce Türk/Sünni sonra insan” olduklarını hissetmeyecek. “Önce Alevi sonra insan” da olmayacaklar. Hep birlikte önce “insan” olacağız, sonra da ne istersek o olacağız. Müslüman kimliğimizi özgürce yaşayacağız, “inanç özgürlüğünün” yanı sıra “inanmama özgürlüğünü” de saygıyla karşılayacağız. Bu da köklü bir demokratik zihniyet dönüşümünü gerekli kılıyor. Yasalar değişir, reformlar olur ama bunlardan belki de daha önemli olanı, önyargıların işgalindeki kafaların değişmesidir...

* Pr. Dr., Bordeaux Üni.