Anayasacı, Yavuz Sabuncu...

Derste, koridorda, çay sigara sohbetlerinde, sorunlarımızla ilgilenirken, bizleri fırçalarken, yazdıklarımızı eleştirirken ve antikalarına dokunup anlatırken olduğu gibi hep hocaydı Yavuz Sabuncu
Haber: MURAT SEVİNÇ* / Arşivi

2007’nin 12 Şubat günü aramızdan ayrıldı Yavuz Sabuncu. Altı yıl ne hızlı geçmiş. Çok anı bıraktı Yavuz hoca. Geçmişte ve sonrasında başka hocalarımızı da yitirdik ancak Yavuz hocanın bıraktığı iz, bir başka özel ve derin oldu bizler için. İzde, SBF’nin bir dönemi, üniversite yaşamının kendine has nitelikleri, sorunları, akademik geleneklerin evrimi ve son çeyrek yüzyılın anayasacılık serüveni var. Kurumlara damga vuran insanlar, yalnızca bir iş yaptıkları için değil, o kurumun “kurum” oluşuna çok farklı katkıları nedeniyle, özel bir yerde ve şekilde anılıyor. Ne yalnızca hocalık ne yalnızca bölüm başkanlığı ne de yalnızca eş dost sohbetleri nedeniyle. Kimi var ki, kurumun kendisi oluveriyor zaman içinde. Yavuz hoca, SBF idi. Anayasacı, entelektüel, kuruma sadakat duyan ve hep doğru yerde durmaya çalışan, duran, Yavuz hoca. Ağabeyi Başar Sabuncu, cenazesinde, “Bizim Yavuz ölecek kadar büyümüş” demişti ancak Yavuz hoca yaşlanamadı. Yaşlanamadı ama yaşlarını alırken, zor olanı başarıp hep “iyi biri” kaldı.

Kitabı hala okutuluyor Hoca, kısa ömründe, akademi ve SBF için için nasıl bu denli önemli oldu? Çünkü: Anayasacıydı. İşini ciddiye alanlardan. Yoğun bakımda, biraz da konuşacak bir şey olsun diye anlattığım 367 tartışmasını ilgiyle dinlerken dahi, anayasacıydı. Yazı tembeliydi, daha ziyade, ayrıntıcılıktan. Laf olsun diye konuşmaktan da yazmaktan da hazzetmiyordu. Bir insanın anlattıklarını sabırla dinleyip ardından onun kadar güzel “zırva bunlar” diyebilen bir başkasını tanımadım. Haliyle, zırvaya tahammülü yoktu; dinlemeye ve okumaya. Yazdığı ‘Anayasaya Giriş’ kitabı, hala SBF üçüncü sınıflarda ders kitabı olarak okutuluyor. Zamanında Mümtaz Soysal’ın uyguladığı, “konuları kendi öznelliği ile ve aynı zamanda bir sistemin parçası olarak inceleme” yöntemini kusursuzca örneklemiştir bu kitapta. Eser, siyaset bilimi öğrencileri için bulunmaz kaynak. Hoca, Türkiye ’de pek az çalışılan seçim konusuna yoğunlaştı yıllarca ve Hasan Ersel-Fuad Aleskerov ile birlikte kaleme aldığı kitap, seçimler konusunda temel kaynaklardan biri haline geldi. Yıllarca, diğer hocam Cem Eroğul ile yaptığı, bazen saatler süren ve yeryüzünde yalnızca üç-beş kişiyi ilgilendirecek o uzun/teknik anayasa sohbetlerini bir köşede oturup dinlemek, ne büyük zevkti ve nasıl da terbiye ediciydi. Konuşmak, Türkiye’de sanıldığının aksine, ne zor, ne zahmetli bir işti!

Aksi ve entelektüel Aksi idi. Ancak bu aksilik, insanı uzaklaştıran değil, yukarıda söylendiği gibi, terbiye eden türdendi. Hayatta ve akademide çok gerekli olan bir huysuzluk. İnsanı, her söz ve yazdığını, yeniden düşünmeye sevk eden bir haslet. Temelsiz ve şuursuz bir “özgüvenliler” toplumunda, sözün “temeli”, söyleyenin de “omurgası” olması gerektiğini her davranışıyla hatırlattı, yıllarca. İnsanın, arada bir kendisine “saçmalıyorsun” diyecek birine sahip olması kadar değerli bir şey var mıdır? Üstelik hiç kimsenin, hiçbir zaman “saçmalamadığı” bir ülkede!
Entelektüeldi. Hoca, akademisyenin, hele ki sosyal bilimcinin/hukukçunun, konusunu ezberlemiş bir hafız değil, olup bitene bütünlüklü bakabilen entelektüel olması gerektiğinin bilinciyle yaşadı. Anayasa üzerine konuştuğunca Osmanlı tarihi, bir o kadar sahne sanatları, edebiyat ve elbette antikaları üzerine söyleyeceği bitmezdi. Bir posta kartının arkasında yer alan ve kartı ikiye bölen çizginin tarihini, uzun uzun dinleyebileceğiniz bir hocanız oldu mu sizin? Benim oldu.
Arkadaştı. Hoca, gençlerle arkadaştı ve onlar kadar gençti. Tüm sorunlarında, muhterem YÖK düzeninde başları dertten hiç kurtulmayan asistanların yanındaydı. İşte yukarıda “akademik geleneğin evrimi” derken anlatmaya çalıştığım bu. Asistanları, akademinin fidanlığı olarak gören hoca kuşağından geliyordu ve onun için kürsü sistemi içindeki asistan, geleceğin meslektaşıydı, hocasıydı. Asistan, burslu öğrenci değil, kürsünün emanet edileceği kişiydi.

Kürsü kültürü Ve Kürsü’nün hocasıydı. Kürsü geleneğini bilen pek kalmadı. Ben yaştakiler, o gelenek içinde yetişen son kuşak durumunda. Şudur kürsü: Bir sınava girer asistan olursunuz. Aratırma görevlisi değil, “asistan”. “Eti senin kemiği benim” yöntemiyle yetiştirilirsiniz. Eğer, SBF Anayasa Kürsüsü’ndeyseniz, angaryanız yoktur, tek kağıt okutmazlar, kendi işlerini size yaptırmazlar. Karşılığında ise “çalışma” beklenir. Günü gelince, hoca, dersini size “emanet” eder. Bu kültür, “kök” sahibi olma duygusu verir insana. Yaşamınız boyunca o kürsü geleneği tarafından takip edilirsiniz. İşte, insanı terbiye edecek olan da, takibin bıraktığı bu izdir. Kürsü’de, yalnızca asistanı olduğunuz hocaların değil, onların hocalarının da derin etkisi vardır. Yavuz hocayı anarken, Bahri Savcı’yı düşünürsünüz. Mümtaz Soysal’ın bir sözü hatıra gelir anfinin bir yerinde. Cem Eroğul, Fazıl Sağlamsız, Sağlam ise Muammer Aksoysuz olmaz. Her bir üyesi, Kürsü’nün yükünü hisseder tüm eylemlerinde. İşte Yavuz hoca da, Kürsü’nün bir üyesiydi. Tüm bu isimlerle birlikte çıkardı kürsüsüne, dersini anlatmak için.
Ancak Yavuz hocanın sahip olabileceği türden matrak bir gerekçeyle daha önce hiç gitmediği Abant’a gitti, hastalığın teşhisinden hemen önce. Göl kenarında, çok değil, bir yıl içinde kendisine kucak açacak güzelim toprağın üzerine, kır çiçeklerinin arasına uzanıp gökyüzünü seyre daldı bir süre. İşte orada da, o çiçeklerin arasında; derste, koridorda, çay sigara sohbetlerinde, sorunlarımızla ilgilenirken, bizleri fırçalarken, yazdıklarımızı eleştirirken ve antikalarına dokunup anlatırken olduğu gibi ve olduğu kadar, hoca idi bana ve bizlere. Herkesin Yavuz’u kendine… Bizlerinki böyle biri idi. Nur içinde yatsın, güzel hocamız.

* Ankara Ü. SBF