Anlamak ve bilmek

Anlamak ve bilmek
Anlamak ve bilmek
Benim ise şiddeti 'anlamayı becermem' üç yılımı aldı. Bu becerme işi ne dünyaca ünlü üniversitenin yüzlerce yıllık kütüphanesinde oldu ne de üstat tabir edilen profesörleri dinlerken gerçekleşti. Güneydoğu Anadolu'nun küçük ve yoksul bir köyünde tüm zorlamalara rağmen namus için karısını öldürmeyi ret eden bir adamın gözlerine baktığımda oldu.
Haber: LEYLA PERVİZAT / Arşivi

Bundan uzun yıllar önce namus cinayetlerini araştırırken dünyanın en eski ve en değerli üniversitelerinden birine ziyaretçi araştırma uzmanı olarak davet edilmiştim. Genelde doktora sonrası bilimsel çalışmalara ayrılan bu pozisyona henüz yüksek lisansımı yeni bitirmişken uygun görülmüştüm. Onca doktorasını yapmış ve sırasını bekleyen aday arasından benim yaptıklarım ve yapmayı vaat ettiklerim profesörlere ilginç ve yararlı gelmişti. Bu profesörler benim ‘ciddi bir bilgi birikimim olduğunu’ ve ‘değişik bir bakış açısına’ sahip olduğumu düşünüyorlardı. Çok heyecanlı ve keyifliydim. Okulun kütüphane sayısının yüzü çoktan geçtiği konuşuluyordu. Etraf alanında üstat olan akademisyenlerle doluydu. Her şey elimin altındaydı. Dünyanın en kıdemli üniversitelerinden birinde pek çok şeyi okuyabilir, sınırsızca düşünebilir ve işe yarar bir sürü şey yazabilirdim. 

Üniversiteye vardıktan kısa bir süre sonra hocam elime okuma listemi tutuşturdu. Özellikle de bir kitaba işaret edip şöyle dedi: ‘Bir oku bakalım. Senin gibi şiddet çalışan birine bu kitap çok şey anlatabilir.’ Kitap bilindik bir eserdi. Bazıları için şiddeti bilmek adına kilometre taşı olarak gösterilirken, bazıları içinse insanı ve şiddeti bilmek adına yazılmış tek düzgün eserdi. Kitabı ve kitaba arka plan olarak görülen eserleri kısa bir sürede okudum. Kitabı incelemek, yazarın kavramlarını ve kuramlarını değerlendirmek adına bayağı yol kat ettim. Bakış açımı genişletmiş ve incelememi derinleştirmiştim. Elimdeki namus cinayetleriyle bağlantıyı kurmak, şiddetin içeriğini, gidebileceği sınırları/sınırsızlığı bilmek adına muazzam bir kaynaktı. Etrafta derinlemesine tartışma yapabilecek bir sürü bilim insanı vardı. Bilgilerim zenginleştikçe zenginleşiyordu.

Ama içimde beni rahatsız eden garip bir his vardı. Çok ciddi bir şey eksikti. Olmayan bir şey vardı. Eğer bir şey eksikse o şey olmamıştır. Olmayan bir şey de yanlıştır. Hatta bazen tehlikeli derecesinde yanlıştır. Sanki çok önemli bir şeyi kaçırmıştım. Eserin aklını kavramıştım. Yazılanları öğrenmiştim. Bildiklerim ise beni uçuracağına sürüklüyordu. Eksikliğin benim bilgisizliğimden kaynaklandığını düşünüp biraz daha okudum. Ama olmuyordu. Üniversite de konunun üstadı olan yaşlı profesörlere danıştım. Çok fazla bir cevap alamadım.

İyi de, eksiklik neydi? Neyi göremiyordum? Okumadığım neydi? Dünyaca ünlü kuramcı bana neyi anlatmıştı da ben gözden kaçırmıştım? Cevap hocamın henüz yazmakta olduğu makalede miydi? Yoksa gidip biraz da adli tıpçılar ile mi konuşsaydım? Yine Jung okusam derdime çare olur muydu? Günlük meditasyonumun süresini artırsam faydası olur muydu? Sormam gereken asıl soru neydi? Soru hangi disipline aitti?

Tüm bu entelektüel şeylerle boğuşurken bir gece yarısı diş ağrım çok kötü bir şekilde tuttu. Sabahı zor ettim. Kaldığım yurdun yöneticisi kendi dişçisiyle acil bir randevu ayarladı. Dişçi ‘Hemen gelsin. Çok doluyum’ demişti. Randevum 8.30 daydı. Saat ise 8.20’yi gösteriyordu. Benim üniversite kasabasının bir ucundan öbür ucuna gitmek için sadece on dakikam vardı. Elim canımı kanırtarak ağrıyan dişimin üzerinde koşmaya başladım.

Yolda her zaman selamlaştığım evsiz sokak dilencisine rastladım. Adam her sabah olduğu gibi elinde kahvesi ve çöreği, yanında köpeğiyle ofisimin yakınındaki Fransız pastanesinin önündeki kaldırımda her zamanki yerinde oturuyordu. Adamı her gün gazete okurken görüyordum. İnsanlar ona sabahları kahve, çörek ve günün gazetesini verirlerdi. Bu sefer dilencinin elinde bir kitap vardı. Benim aylardır şiddeti bilmek adına okuduğum o çok kalın kitap. Dilenci kitabı neredeyse bitirmek üzereydi.

Son hızla koşarken bu sahneyi görünce zank diye birdenbire durdum. Benim aniden duruşum adamın köpeğini tedirgin etti. Gözlerinde soru işareti kulaklarını dikip bana ciddi bir şekilde bakmaya başladı. Ben adama ve okuduğu kitaba bakıyordum. Köpek de bana. Köpek yavaşça sinirli bir şekilde hırıldamaya başladı. O anda nasıl olduysa birdenbire bu adamın benim göremediklerimi gördüğünü hissettim. O biliyordu. Ben henüz neyi bilmediğimin farkında bile değilken, o anlamıştı. Anlamıştı!

Durup adamla konuşmak, derdimi anlatmak ve onunla uzunca sohbet etmek istedim. Tam o sırada dişimin ağrısı matkap edasıyla beynimin üzerindeki etkisini artırdı. Saat 8.26 idi. Ben tekrar dişçinin yolunu tuttum.

Bu işte ciddi bir yanlışlık vardı. Hatırı sayılır bir bursla pozisyon verdikleri binlerce kilometre uzaktan gelen bendeniz hala ne olduğunu bile kavrayamamışken, elinde kahvesiyle ofisimin yarım metre uzağında kaldırımda oturan dilenci olayı anlamıştı. Dünyaca ünlü Profesörler burunlarının dibindeki cevheri görememişlerdi. Bursu hak eden asıl kişi pastanenin önünde ki kaldırımda köpeğiyle kahve içiyordu.

Bir an önce dilenciyle konuşmam lazımdı. Ama ben can havliyle kendimi dişçiye atmıştım. Sonrasında aylar boyunca kasabanın sokaklarında adamı aradım. Ama dilenci sırra kadem basmıştı. Her köşeye baktım, bir sürü insana sordum. Adam sanki buharlaşıp uçmuştu. Sonra da kendimi sorgulamaya başladım. Belki de adamın varlığını benim acıdan kavrulmuş zihnim uydurmuştu. Belki de adam hiç olmamıştı.

Dilencinin sayesinde bir şey berraklaşmıştı. Benim derdim bilmekle ilgili değildi. Benim derdim anlamakla ilgiliydi. İşin bilmek tarafını iyi kötü becermiştim. Anlamayı becermek ise bambaşka bir şeydi. Bir şeyi anlamak o şeyin ruhuna tanıklık etmekle ilgiliydi. Benim aylardır eksikliğini çektiğim ve ne olduğunu çözemediğim şey birden tüm açıklığıyla gözlerimin önüne serildi. Her nasılsa bu dilencinin bilmenin ötesine geçip, ‘anlamayı becerdiğini’ hissettim.

Benim ise şiddeti ‘anlamayı becermem’ üç yılımı aldı. Bu becerme işi ne dünyaca ünlü üniversitenin yüzlerce yıllık kütüphanesinde oldu ne de üstat tabir edilen profesörleri dinlerken gerçekleşti. O üniversiteden binlerce kilometre uzaklarda, Güneydoğu Anadolu’nun küçük ve yoksul bir köyünde tüm zorlamalara rağmen namus için karısını öldürmeyi ret eden bir adamın gözlerine baktığımda oldu. Çok zor bir durumdaydı. Karısını öldürmemek için savaş verirken bir yandan da belki de eninde sonunda böyle bir şeyi yapacağı gerçeğinin farkındaydı. İşte o anda, can cana değdiğinde, bir insan tüm kalbiyle karşısındakini dinlediğinde, sesindeki nefreti ve korkuyu iliklerinde hissettiğinde anlamaya başlarız. Anlamak sanıldığının aksine sorunu meşrulaştırmaz. Tam tersine, bizi bildiğimiz ya da kullandığımız düzlemlerden daha başka düzlemlere, varoluş hallerine ve disiplinler üstü bir yerlere taşır. İşte bu yerlerde sorunlara kalıcı ve sağlıklı çözümler buluruz.

*Feminist araştırmacı ve kadının insan hakları savunucusudur.