Arkeoloğun sonu: Kibar Feyzo sendromu

Arkeoloğun sonu: Kibar Feyzo sendromu
Arkeoloğun sonu: Kibar Feyzo sendromu
ÖSYM'de benim mürüvetimi görmek isteyen annemdi. Annem sayesinde Arkeolojiyle evlendim. Sonra ne mi oldu? gelin anlatayım...
Haber: OKAN ÖZKARTAL (*) / Arşivi

İtiraf ediyorum; puanım ancak buna yettiği için Arkeoloji okudum. Ben Gülo’ya yıllardır aşık değildim. Bizimki daha çok görücü usulü gibi bir şeydi. Ben çirkin sayılabilecek, içine kapanık asosyal genç adam, ÖSYM’de benim mürüvetimi görmek isteyen annemdi. Sonra annem sayesinde Arkeolojiyle evlendim. Tamam, başlarda çok ilgilenmedim onunla, gözüm açıktı daha, etrafıma bakmayı seviyordum. Felsefenin tartışmaları, sosyolojinin çözümlemeleri, sinemanın büyüsü daha cazip geliyordu. Neticede bizim hanımda pek birşey yoktu, çok çalışmak çok öğrenmek gerekiyordu. Onunla hava atmak için onu çok iyi tanımak gerekiyordu. Ama dedim ya gençtim o zaman heyecanlıydım daha. Sonra yavaş yavaş ısınmaya başladım Gülom’a. Onun o toz toprak içindeki eteği, eski takıları, garip tanrıları, çekici gelmeye başladı yavaş yavaş. Bir gün çakmaktaşından yaptığı bıçağıyla dolmalık biberleri oyuyor, başka bir gün boynunda amuletiyle salınıyordu evin ortasında. Bir gün tanrıça olup ormanda avlanıyor, başka bir gün üzerindeki küçücük figürlerle silindir mührünü yuvarlayarak hikayeler anlatıyordu.

Artık kendimi sürekli onu seyrederken yakalıyordum. Başlangıçta pek ilgilenmediğim için pişmanlık duyuyor, ondan özür dilemenin yollarını arıyordum. İşim gücüm Gülom’u izlemek, onunla ilgili bilmediğim şeyleri araştırmak olmuştu. Bir gün daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yapmaya karar verdim. Gecenin karanlığında, Gülom’un bereketi simgeleyen memelerini, doğurganlığı simgeleyen geniş kalçalarını düşünürken aklıma gelmişti bu. Sabah kalkınca ilk ona aşık olduğumu söyleyecektim. Heyecandan salonun ortasında uyuyakaldığımı sabah kalkınca farkettim. Hemen kalktım, heyecanlıydım, bugün büyük gündü. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Gülom’la çok güzel bir hayatımız olacaktı. Heyecandan ağzımın kuruduğunu farkettim, mutfağa gidip bir bardak su içtim. Kendimi cesaretlendirmeye çalışsam da işe yaramadı; tek çarem bu gergin anları mümkün olduğu kadar kısa sürede atlatmaktı. Koşar adım Gülom’un odasına doğru hareketlendim, kapısına geldiğimde duraksamamam gerekiyordu, biliyordum. Daha kapıya gelmeden kolum uzanmıştı ileriye doğru, tuttum kapının kolunu açtım hızlıca kapıyı. Ama o da ne? Neredeyse ağlayacaktım. Gülom yoktu.

Artık okul bitmişti. Dört yıl onu sevmeyi öğrenmeme ancak yetmişti, artık tam anlamıyla kavuşacakken namussuz babası alıp gitmişti Gülo’yu. Sordum soruşturdum, Gülom’la tekrar kavuşmanın yolları nedir öğrenmeye çalıştım. Sonra duydum ki KPSS diye birşey varmış. Buna hazırlanmak için büyükşehirlerdeki kurslara gitmek gerekiyormuş; üstelik bu kurslara para vermek de yetmiyormuş. Bazen ne kadar puan alırsan al, yine de göstermiyormuş Gülo’un yüzünü vicdansız babası. Ama ben kararlıydım kavuşacaktım Gülom’a. Kalktım büyükşehire gittim, belki bir iş bulursam parayı denkleştirip şu kurslardan birine gidebilirdim. Sağda solda bir sürü iş bakındım ama bizim gibi marabaya kim iş versin? Sonra garsonluk yapmaya başladım barlarda. Günde 14 saat çalışıp gecenin bir yarısı çıkıyordum. Bu büyükşehirde otobüsler de gece yarısından sonra çalışmadığı için kazandığım paranın yarısını yollara, yemeğe falan veriyordum. Baktım ki böyle olmayacak, dedim varayım köyüme kendim çalışayım şu KPSS’ye. Kurs falan da varsın olmasın. Ama ne mümkün? Değil Gülom’a kavuşmak, onu uzaktan görecek puanı bile alamadım.

Büyükşehirde çalışırken benim gibi sevdiğine kavuşamayan başkalarını da tanıdım. Kimileri hala uğraşıyordu kavuşmak için; ama çoğu vazgeçmişti artık. Unutmaya çalışıyordu herkes. Kimisi kendini ahçılık kurslarına vurmuş, kimisi medya sektöründe asistanlık bağımlısı olmuştu. Bir süre sonra ben de unutmaya karar verdim Gülom’u; ama ne mümkün. Onun o badem gözleri bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Sonra duydum ki ÖYP diye bir şey varmış. Sordum soruşturdum, öğrendiklerim karşısında kafam allak bullak oldu. KPSS denen şeytan icadı için bir kursa gitmek gerekirken, bu ÖYP için iki kursa gitmek gerekiyormuş. Üstelik girilmesi gereken sınavlardan birini geçmek için bir de dil öğrenmek gerekiyormuş. Baktım olacak gibi değil, dedim bari varıp köylüme anlatayım derdimi. Bir elin nesi var iki elin sesi var.

Büyükşehirde çalışırken sosyal medya diye birşey duymuştum. Büyükşehirdeki marabalar bu sosyal medyayı kullanıp, elele vererek bir tamam çıkarıyorlardı seslerini. Varıp köylüme anlattım; ama köyün yarısı vazgeçmişti bile sevdiğinden. Kalan yarısının da takipçi sayısı 50 kişiyi geçmediğinden duyuramadık sesimizi bir türlü. Bir süre sonra farkettim ki televizyondaki artisler, gazetelerdeki yazarlar, politikacılar hep atanamayan öğretmenlerden bahsedip duruyorlar. Bu ağa milleti aşığı aşığa düşürürler. Kafamda bir ses dolanıp duruyordu, “kardeş benimki niye onlarınkinden eskik?”

Sonra dedim ki sınavsa sınav, kurssa kurs. Bir şekilde sağdan soldan denkleştirip gittim kurslara. Çok çalıştım, İngilizceyi, matematiği, hatta Türkçe’deki “-de, -da”yı ayırmayı bile öğrendim. Girdim sınavlara, puanlarımı aldım. Bu sefer de bir baktım Gülo’nun vicdansız babası geçmiş karşıma göstermem diyor Gülo’yu. Niye dedim, işte puansa puan, kurssa kurs,ne havuzuna işedim, ne parmak attım niye göstermiyorsun? Çarptı kapıyı yüzüme.

Kapitalizm temel olarak işsizlik için bireyleri suçlayan bir söyleme sahiptir. Eğer bir insan işsizse suçlu sistem değil, bir türlü işe giremeyen bireydir. “Yalanım yok, bütün işler bu minval üzeri olmuştur hakim bey. Bu işin sonu neye varır ben bilmiyorum. Sen devletsin, sen bilirsin. Gayrı hükmü sen ver kurban: Suç kimde?”

* Arkeolog