Aylan...

Aylan...
Aylan...
Masum bir çocuğun cansız bedenine bu şekilde tanık olmak kaldırılmazdır, kahredicidir. İnsan ne diyeceğini bilemiyor. Keşke o kırmızı tişörtünün üzerinde canını kurtaracak bir yelek olsaydım, olabilseydim Aylan'ın... Keşke.
Haber: SERVAN ALTIKANAT / Arşivi

Kımızı tişörtlü, lacivert şortlu, henüz ayakkabıları çıkmamış bir çocuk Bodrum kıyılarına vurmuş, yüzüstü yatıyor. Yanında da bir Jandarma görevlisi...

Fotoğrafı çeken DHA muhabiri Nilüfer Demir … Çocuk, 3 yaşındaki Suriyeli Aylan.

Fotoğraf karşısında tüm vicdanlar ayağa kalktı, hepimiz mateme boğulduk, insanlığımızdan utandık. Kanımız dondu. Ağladı kimimiz…

Varlığından haberdar olduğumuz göçmen/mülteci sorununun, sandığımızdan daha vahim bir boyutta olduğunu idrak ettik.

Dünyanın önde gelen gazeteleri, birinci sayfalarını bu fotoğrafa ayırdılar, televizyonlar, haber ajansları, internet siteleri, sosyal medya bu fotoğrafa kilitlendi.

Dünyanın dört bir yanından karikatüristler Aylan'ı çizdiler: Birinde,  minik Aylan yatağındaydı, bir diğerinde kumsalda oyuncaklarıyla beraberdi, başka bir karede ise bir melek tarafından göğe kaldırılıyordu... En etkileyici olanı ise deniz canlılarının Aylan için ağladığı karikatürdü.

Britanya’nın saygın gazetelerinden Independent’ta başlatılan ve ülkeye daha fazla Suriyelinin alınması için İngiliz hükümetine çağrıda bulunan imza kampanyasına yüzbinlerce kişi destek verdi. Başbakan David Cameron “bir baba olarak o görüntüden çok etkilendim” diyordu ve kamuoyu baskısı karşısında “birkaç bin mülteciye daha kapılarını açacaklarını” ilan etti.

Diğer Avrupa ülkeleri de “göçmen politikalarını” gözden geçirip, yeni düzenlemeler yapacaklar gibi gözüküyor.

Masum bir çocuğun cansız bedenine bu şekilde tanık olmak kaldırılmazdır, kahredicidir. 

İnsan ne diyeceğini bilemiyor. Keşke o kırmızı tişörtünün üzerinde canını kurtaracak bir yelek olsaydım, olabilseydim Aylan'ın... Keşke. 

Onlar ailecek memleketlerinde yaşanan savaştan, "ölmekten" kaçmışlardı. Bodrum Akyarlar'dan lastik botla Yunanistan'ın Kos adasına geçmeye çalışıyorlardı. Olmadı işte.

Savaştan kaçıp, Akdeniz’in azgın sularına yakalandılar. İnsan tacirlerinin vahşi hırslarına kurban gittiler. Aylan, abisi ve annesi öldü, geride sadece müteellim bir baba kaldı.

Fotoğraf yayınlanmalı mıydı? Yayınlanmamalı mıydı? Sosyal medyada çok tartışıldı bu konu. Hürriyet.com ailesi “niçin yayınladıklarını” gayet iyi açıklıyordu:

"Çok bilinen bir söz vardır. Bazen bir görüntü bir fotoğraf binlerce kelimenin anlatamayacağı şeyleri anlatır… Ramazan Öztürk’ün dünyayı sarsan fotoğrafı olmasa, Halepçe katliamının dehşetini belki de bu kadar derinden hissedemeyecektik. Nick Ut’un küçük çocukların acı içinde bombalardan kaçtığı fotoğrafı olmasa, Vietnam savaşı belki daha da uzayacak ve çok daha fazla insan ölecekti.

Çok düşündükten sonra biz de bu fotoğrafı kullanmaya karar verdik. Düşündük ki bu fotoğraf belki bazı şeyleri değiştirir. Artık buna benzer acıların yaşanmasına engel olur. Daha fazla çocuğun aynı şekilde ölmesinin önüne geçer"…

Genç bir muhabir yaptığı gazetecilikle, “savaş”ın ne kadar kötü ve acımasız bir şey olduğunu,  ne kadar yürek dağlatan, dramatik sonuçlar doğurduğunu  gözler önüne serdi.

Suriye'deki kirli savaşın sorumlusu olan her devletin, her mihrakın Aylan’ın ve daha nice çocukların ölümünde payı var.

Biz çocuklar ölmesin,  cesetleri kıyıya vurmasın diye "barış" diyoruz.

Ya peki siz? Hala “savaş” mı diyorsunuz? 

Avustralya'da çıkan ‘Sydney Morning Herald’ gazetesinde Aylan için bir taziye ilanı yayımlanmış, onunla bitirelim:

"Suyun soğukluğunda, insan kayıtsızlığının soğuğunda ölmeyi hak etmedin sen. Göçmen değildin. Mülteci değildin. Şiddet ve savaş tehdidinden azade, güven içinde oyun oynamak isteyen 3 yaşında bir çocuktun. 

Cennette, seni öpüp kucaklayanlar, seni güvenli kıyılara ulaştırmak için her şeyini riske atanlar bakacak sana.

Huzur içinde yat Aylan. Seni yüzüstü bıraktığımız için Tanrı bizi affetsin”