Cumhurbaşkanı'nın 'etkin nüfuzu' ya da 'post-modern vesayet'

Cumhurbaşkanı'nın 'etkin nüfuzu' ya da 'post-modern vesayet'
Cumhurbaşkanı'nın 'etkin nüfuzu' ya da 'post-modern vesayet'
Erdoğan'ın iktidar partisi üzerindeki etkin nüfuzu yeni tip bir vesayetin kapısını aralıyor: Postmodern vesayet. Belki içeriği ile tanımlamak daha doğru olacaktır: "Nüfuz vesayeti".
Haber: MURAT BAHÇELİ - muratbahceli@gmail.com / Arşivi

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan, 10 Ağustos’ta yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanarak anayasa gereği iki görevine de veda etti. Yerine, olağanüstü kongrede tek aday olan Ahmet Davutoğlu delegelerce yeni genel başkan seçildi. Hükümeti kurma görevini de yeni Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan’dan aldı.

O günden bugüne beş ay geçti. Bu süre zarfında Erdoğan, kendi beyanına uygun olarak 'farklı' bir cumhurbaşkanlığı yürütüyor. Bu yazının konusu da, yeni görevini şekil şartına uygun ifa ederken fiilde eski görevlerini de yürütmeye devam edip etmeyeceğini tartışmaktır.

Hatırlarsınız, Erdoğan, başkanlık tartışmaları esnasında “partili cumhurbaşkanı” konusunu da gündeme getirmiş, başkanlık olmazsa bu olabilir diye akıllara düşürmüş, not eden etmişti. Bugün fiilen böyle bir işleyişe doğru gidildiği sır değil. İktidar partisi kadroları açısından Erdoğan’ın görevinden ayrılması, kendilerini bırakıp gitmesi gibi bir durum söz konusu değil; onlar, devletin tepe kurumunu kazanmak için liderlerini bu görevle görevlendirdikleri gibi bir "takım hissiyatı" içindeler. Ayrıca seçmenden oyu kazananın bizzat Erdoğan olması bu ilişkiyi devamına bağımlı bir vaziyete de getiriyor doğal olarak. Peki bu durum sürdürülebilir mi?

19 OCAK BAKANLAR KURULU TOPLANTISI
İki konuya tanık olduk. İlki, Erdoğan’ın Bakanlar Kurulu’nu başkanlığı altında toplayacağı haberiydi. Şeklen burada hiçbir problem gözükmüyor. Anayasa’nın, Cumhurbaşkanı’nın yetkileri bölümünde "Gerekli gördüğünde Bakanlar Kurulu'na Başkanlık etmek ya da Bakanlar Kurulu'nu Başkanlığı altında toplantıya çağırmak" diye açık ifade var. Fakat bu toplantı haberini CB danışmanı olan bir milletvekilinin (Binali Yıldırım) açıklaması sorun oldu. Hem Başbakan Davutoğlu hem de Başbakan Yardımcı Bülent Arınç buna itiraz etti. Davutoğlu bir fazlasını söyleyerek böyle bir toplantının olmayacağını da ekledi. Ardından Cumhurbaşkanı danışmanı vekil yine konuştu. Düzeltme yapmıyordu. Kilidi Erdoğan açtı. Gazetecilerin sorması üzerine Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu'nu toplama yetkisinin olduğunu hatırlatarak 19 Ocak gününü toplantı tarihi olarak açıkladı. Bu kararı başbakan ile konuştuktan sonra aldığını da ekledi. Böylece konu kapanmış oldu.

Bu küçük krizin kamuoyundan ilk akla getirdiği konu, geçmişten bugüne hiç eksilmemiş olan “başbakan ile cumhurbaşkanı çatışacak mı?” sorusuydu. Yazının başlığını da hatırlatarak bunun pek de mümkün görünmediğini söyleyebiliriz. Geçmişteki çatışmaların tamamına “sorumlu hükümet”, “sorumsuz cumhurbaşkanı”(*) pozisyonları yol açardı. Ve yine hükümetler, sorumsuz konumunu hatırlatarak CB’yi frenlemeye çalışırlardı. Haddini hatırlatırlardı bir yerde. Bugünkü kombinasyon ise geçmiştekilerin tamamından farklı. Başbakan Davutoğlu'nun gerek parti içinde gerekse seçmende Erdoğan’a rağmen bir nüfuzu, herhangi bir karşılığı olduğunu söylemek zor. Genel Başkan seçildi, Başbakan oldu, evet; ama bu görevleri sürdürebilmesi için CB Erdoğan’la uyumlu çalışmanın şart olduğunu söylersek haksızlık etmiş olur muyuz? Misal Davutoğlu Erdoğan’a “sorumsuzluğunu” hangi argümanla ve güçle hatırlatabilir? Belki sadece hukuki sonuç doğabileceği gerekçesiyle kendi sorumluluğunu hatırlatabilir. Bu da “bana verdiğiniz bu görevi yapamayacağım” anlamına gelecektir. Yani özetle, Başbakan ya uyumlu olur ya da görevinden ayrılır; "iki başlı yönetim" çatışmasına benzer üçüncü bir ihtimal şimdilik söz konusu değil.


CUMHURBAŞKANI'NIN İCRA YETKİSİNİN SINIRLARI
Aynı konuda bir başka önemli sorun ise, Cumhurbaşkanı’nın Bakanlar Kurulu'nu toplama yetkisindeki rolünün belirsizliğidir. Anayasada verilen yetkiyi yukarıda yazdık, başı sonu o kadar. Cumhurbaşkanı gerekli gördüğünde topladığı kabine üyelerini dinler, onlara sorular sorabilir, çalışmaları hakkında bilgi alır, fikrini söyler, hatta uyarabilir. Bunlar olağan. Şu an yetki konusunu tartıştığımızı hatırlayıp kabineyle CB uyumunu bir an için unutalım. Cumhurbaşkanı kabineye başkanlık ettiğinde icra ile ilgili hükümete herhangi bir talimat verebilir mi? Daha net bir soruyla; hükümetin hazırlığı içinde olduğu bir yasa tasarısını ele alalım: “Hayır, meclise göndermeyin!” diyebilir mi? Yazılı olan yetkisine göre diyememeli. Peki Erdoğan diyemez mi?

İşte CB'nin bu yetkisiz durumu ile Erdoğan'ın iktidar partisi üzerindeki etkin nüfuzu yeni tip bir vesayetin kapısını aralıyor: Postmodern vesayet. Belki içeriği ile tanımlamak daha doğru olacaktır: “Nüfuz vesayeti”.

Bu yeni durumu, halk tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanı rolü de destekler vaziyette. Sistemin ve aktörlerinin bugün karşı karşıya kaldığı pozisyon bu yeni tip 'nüfuz vesayeti'ni zorluyor. Anayasa, halk tarafından seçildi diye Cumhurbaşkanı’na ilave yetki tanımıyor, ama Cumhurbaşkanı’nın iktidar partisi üzerindeki tartışılmaz nüfuzu da yok-sayılamıyor. 'Sayılamayacak.

Sistemin kendisi, Cumhurbaşkanı’nın insafına kalmış vaziyette şu an. Dilerse köşesine çekilir dilerse her işe el atar. Bu durum bize sistemin her an tıkanmakla yüz yüze gelebileceğini gösteriyor.


'BAŞKAN'IN ADAMLARI'
“Nüfuz vesayeti” düzenini güçlendirecek ikinci diğer gelişme ise Cumhurbaşkanı Genel Sekreterliği altında çalışan başkanlıkların genişletilmesi ve aktifleştirilmesi kararı. Bu başkanlıklar, CB'nin kamuoyu önüne çıkarma tasarrufuna bağlı olarak hükümeti moral açıdan egale edebilir güçte. Gölge kabine benzetmesiyle eleştirenler oldu. Buna karşı verilen cevaplar ise, hükümete sadece politik katkılar sunacak birimler olacağı yönündeydi. Birinin (hükümetin) imza yetkisi olması, diğerinin (başkanlıklar) böyle bir yetkisinin olmaması elbet önemli bir fark, fakat CB’nin tek güçlü aktör olduğu gerçeğiyle bakınca bu farkın psikolojik karşılığı dahi kalmıyor. Bu başkanlıkların sunacağı teklifi hükümetin değerlendirdikten sonra gündemine almaması ne kadar mümkün olabilir? Bu realite, vesayet gerçeğini ve tartışmasını önümüzdeki zaman içinde tek başına sürükleyebilir.

Keza bu başkanlıklar aynı zamanda partinin yetkili organlarının birçoğunu da pasifize edecek nitelikte. Bu zamana kadar hükümete politika üreten kurumlar onlardı. Artık daha az ciddiye alınır dosyaları çalışacaklarını öngörebiliriz.


SEÇİMİN FİİLİ KONUSU: BAŞKANLIK REJİMİ
Ak Parti’nin şu an her şeyden çok başkanlık sistemini istediğini biliyoruz. Gerçekleşirse, sistem, iktidar partisinin bugünkü gerçekliğine, kombinasyonuna kendini adapte eder. Ama gerçekleşmezse siyaset bu yükü zor taşır. Öngörülebildiği kadarıyla Erdoğan, hükümeti ‘noter’, Ak Parti’yi de ‘seçim bürosu’na dönüştürmüş olur. Sistemin zorlandığı konu bu olacak. Taşınamaz hale geldiğinde Ak Parti sert bir seçenekle yüzleşmek zorunda kalabilir. Erdoğan’a partiye dön çağrısı yapması da, sonuç alamazsa mesafe koyması da ihtimal dışı değil. Erdoğan ve yakın ekibi bunun farkında görünüyor, tüm imkan ve enerjiyi başkanlık sistemine geçiş için seferber edecekleri sır değil.

Sonuç olarak, CB Erdoğan bir şekilde rejim tartışmasını başlatmıştır. Ya “sorumlu başkanlık” ya da “nüfuz vesayeti”. Bu kilidi herkesin önüne bıraktı artık.


MUHALEFET BAŞA ÇIKABİLECEK Mİ?
5 ay sonra yapılacak genel seçimlere iktidarın başkanlık için çalışacağı belli; peki ya muhalefet ne yapacak?

HDP başkanlık sistemine karşı keskin bir tutum almıyor. Tartışır, konuşuruz diyor. CHP ve MHP ise parlamenter rejimin devamından yana. Seçim sonuçlarıyla mevcut denge bozulmazsa başkanlık rejimine geçiş zorlaşabilir ama bu kez CB vesayeti daha sert bir şekilde karşılarına dikilmiş olacak. Önüne geçebilirler mi? Nasıl mümkün olur? Şimdilik muamma. Ama şu bir gerçek ki, muhalefet partilerinin mecliste muhatabını etkileme imkanı iyice azalmış bir siyasal ortam demek olacak bu. Kürt Hareketi özel gündemi nedeniyle konuya ucu açık yaklaşıyor. Fakat CHP ve MHP daha şimdiden iki sorunla başbaşa. Hem başkanlık rejiminin Türkiye için doğru olmadığını hem de parlamenter rejimin yeni tip vesayetini anlatmak durumunda kalacaklar. Sonuç alabilirler mi? İzleyeceğiz.

Önümüzdeki günlerde açıklanacağı söylenen yeni "demokratikleşme paketi" bu tartışmanın seyrini değiştirebilir elbette. Kürt Hareketi'nin demokratik siyasete katılımı gündemde ve son dakika değişikliği olmazsa HDP seçimlere parti olarak katılacak. Yeni bir kombinasyona yol açacak gelişmeler bunlar.

Her ne olursa olsun, vesayetle kilitlenmiş bir sistemin kimseye faydası olmayacak. Bu sebeple yeni anayasa, hepimizin kaderini etkileyecek önemde. Sistemin demokratikleşmesi ve işleyiş biçimine dair tartışmaya katılımın genişlemesi temennisiyle...

* Cumhurbaşkanı'nın, Anayasa ve diğer yasalarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır. Bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorumludur. Cumhurbaşkanı'nın resen imzaladığı kararlar ve emirler aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil, yargı mercilerine başvurulamaz.
(...) 
(Anayasa 105.madde)