Gökyüzü kadınlarındır

Kadına yönelik her tür şiddet ve ayrımcılık en temel insan hakkı olan "eşit yaşam hakkı"na bir tehdittir
Haber: DENİZ COŞAN EKE* / Arşivi


1987’de Zülfü Livaneli ‘Gökyüzü Herkesindir’ isimli şarkısı ile herkesi gökyüzünün derin maviliğinde birleştirip eşitlemeyi arzuluyor ve çaresizliklerimiz için her zaman bir umut olacağını hatırlatıyordu. Yaklaşık bir yıl önce BM Dünya Nüfus Fonu’nun düzenlediği ‘Gökyüzü Herkesindir’ konferansında kadınların maruz kaldığı şiddet gösterdi ki, pek çok kadın için gökyüzünün güzelliği bile umut olamayabilir. 2012 BM Raporuna bakalım: 15-44 yaş arası kadınlar kanser, trafik kazaları ve savaşların neden olduğu ölüm ve sakatlanmalardan daha yüksek bir oranda şiddet kaynaklı olarak ölüyor veya sakat kalıyor. Nitekim rapora göre Türkiye ’de her 10 kadından dördü, eşinden ya da sevgilisinden fiziksel veya cinsel şiddet görüyor.
Erkeğin fiziksel gücünü kullanmasını yadırgamayan hatta zaman zaman gerekli bulan, kadının ise bu güç karşısında ne denli zayıflığının olduğunun öğretildiği toplumsal cinsiyet rolleriyle, töre ve namus gibi toplumsal kontrol mekanizmaları içine sıkışan birey, şiddeti hayatın ayrılmaz bir parçası gibi görüyor. Tüm bu algıya besleyen en önemli şey ise, şiddet çocuğun veya yetişkinin eğitiminin bir parçası olarak gören bir zihniyetin okulda, sokakta, evde kısaca her tür kamusal ve özel alanda karşımıza çıkması.
Özellikle yazılı ve görsel basında tecavüz ve şiddet olayları sonrası kadınları suçlayan açıklamalar, tecavüz ve aşkı iç içe geçen bir tutku sarmalı gibi gösteren diziler, çocuk yaşta toplu cinsel istismara maruz kalan çocukların korunamaması ve yeterli caydırıcı cezaların uygulanmaması gibi uzayıp giden bir liste bakınca şunu söylemek doğru olur: İskoçya’da aile içi şiddete, tecavüze ve cinsel tacize uygulanan “Sıfır Tolerans” kampanyası kesinlikle Türkiye’de de uygulanmalı.
Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 13 ülke tarafından 2011’de imzalandı. Aile içi şiddetle mücadele ve kadına yönelik şiddetin uluslararası alanda ilk kez açıkça insan hakkı ihlali ve ayrımcılık olarak tanımlandığı bu sözleşme, şiddetin önlenmesinde oldukça önemli bir adım. Fakat Türkiye’de 1985’te kadına karşı her tür ayrımcılığın önlenmesi ve 1998’de aile içi şiddete karşı yasal düzenlemeler yapılmasına rağmen uygulanma son derece yetersiz kalıyor. Bu noktada kadınların maruz kaldığı her tür ayrım ve şiddetin önlenebilmesi için dikey düzlemde yani devlet eksenli çözüm beklentilerine ek olarak yatay düzlemde de çözüme katkı sağlayacak mekanizmalar yaratılmalı. Her tür şiddetin önlenmesinde yerel yönetimlerin mutlaka çözüm sürecine katılması gerekir.
Pek çok kadın örgütlenmesinin de dikkat çekmeye çalıştığı gibi 4+4+4 sistemi her ne kadar 12 yıl eğitim şansı gibi lanse edilse de, maalesef kesintili eğitim olarak özellikle kız çocuklarının eğitim hayatlarına devam edememelerine zemin oluşturacaktır. Mesleki eğitimden yoksun kadın, maalesef iş yaşamında da aktif konumlanamıyor. UNESCO’nun 2012 raporuna göre, Türkiye’de 15-24 yaş arasında eğitim veya işgücü içinde yer almayan kadınların yüzde 80’den fazlasının hiç eğitim almadığı belirtiliyor. Bu durumda yapılacak şeylerden biri, çocukları temel eğitim sürecine dahil etmeye çalışırken, yerel yönetimlerin ve kadın örgütlerinin de desteği ile yerel düzeyde kadınların iş garantili meslek eğitimine destek verilmesi.
Yerel yönetimlerde kadın istihdamını destekleyen projeler hazırlanmalı ve kadın yoksulluğu ile mücadele edilmesi gerekir. Kadın yoksulluğunun engellenememesindeki en önemli nedenlerden biri, Türkiye’de çalışan kadınların yarısından fazlasının kayıt dışı yani hiçbir sosyal güvencesi olmayan işlerde olması. Ayrıca çocuk sahibi kadınlar için mutlaka ücretsiz veya ucuz kreşler ve çocuk yuvaları yapılarak kadının iş yaşamından uzaklaşması engellenmeli.
Diğer önemli bir nokta da, sığınma evlerinin sayısı artırılması. Türkiye’de sadece 47 kadın sığınmaevi var. Fakat 2005’te belediyelerin sığınmaevi açmasını destekleyen kanun çerçevesinde sığınmaevi açmayan belediyelere bu konuda gereken yaptırımlar uygulanabilir.
Öte yandan nedenle kadına şiddet uygulayan ve şiddete maruz kalanın mutlaka psikolojik destek alması sağlanmalı. Bu hizmet sağlık ocakları içinde ayrı bir yapıda düzenli hizmet verebilir.
Ayrıca kadının şiddetten ve her tür ayrımcılıktan kurtulması için mutlaka erkekler de bu sürece katılmalı. Öncelikle şiddet uygulayan ve evden uzaklaştırılan erkek içinde mutlaka zorunlu olarak rehabilitasyon merkezleri yapılmalı. Buna ek olarak spor programları öncesi sporcular, en çok izlenen dizi oyuncuları, farklı alanlardaki sanatçılar, iş dünyasının önemli isimleri ve siyaset adamları ile erkeklerin de yürütülecek çalışmalara ve kampanyalara destek olmaları, şiddetin önlenmesine olumlu katkı sağlayacaktır.
Yerel yönetimlere ek olarak yine yereldeki dini liderler de çözüm sürecine dahil edilmeli. Aleviler için dedeler veya analar cemevlerinde ve talipleri ile sohbetlerde, Sünniler için ise imamlar camilerde veya her tür dini toplantılarda ve elbette herkes kendi inanç liderleri vasıtası ile şiddetin her türünden uzak kalmaya ikna edilmeli.
Kadına şiddetin engellenmesindeki en önemli başlangıç ise temelde Avrupa Parlamentosu Kadın Hakları Raportörü Emine Bozkurt’un “2020 Perspektifiyle Türkiye’de Kadın” başlıklı raporunda vurguladığı gibi, “Kadın sadece ailenin bir parçası ya da anne değil bir birey olarak ele alınması gerektiğidir”. Bu süreci destekleyecek önemli adımlardan biri ise kadına şiddetin önlenmesinde yasal düzenlemeler olduğu kadar sosyalleşme süresinde aile, okul ve medya kanallarının şiddeti doğallaştırmasına izin verilmemesidir. Kadına yapılan her tür şiddet ve ayrımcılık en temel insan hakkı olan “eşit yaşam hakkı”na bir tehdittir. Bu nedenle elbette öncelikle emeği, bedeni ve kimliği baskı altındaki kadın, bu durum için mücadele etmelidir. Aksi takdirde şiddet veya her tür ayrımcılık için önerilecek çözümler yetersiz kalacaktır. Bugün gökyüzünün her tür ayrımcılığa ve şiddete maruz kalan kadınların olması dileğiyle.

* Doktora