'Kolotumba' ya da Yunan muhafazakârların siyasi kültürü

'Kolotumba' ya da Yunan muhafazakârların siyasi kültürü
'Kolotumba' ya da Yunan muhafazakârların siyasi kültürü
Siyasetçilerin anladığı bir gerçek var. Toplumlara vizyon ve umut lazım. Bunu demagojiyle sağlayabilirler ve tarih onları cezalandırır, ya da manevra ve stratejiyle yapabilirler ve kitlelerin hem geleceğe hem de bir nebze olsun siyasete güvenini artırmış olurlar.
Haber: VANGELİS KECHRİOTİS (*) - vangelis.kechriotis@gmail.com / Arşivi

Avrupa kurumlarını iyi bilen çok tanıdığım var. Onlar her zaman bu kadar bürokratik ve çeşitli temsil oranlarına dayanan kurumlarda karar vermenin ne kadar zor olduğunu, her toplumun bu kurumları algılama seviyesinin farklı olduğunu ve pragmatik olmak gerektiğini hep anlatırlar. Yıllar evvel Türkiye ’de Türkçe öğrenmek için bulunan Britanyalı bir uluslararası ilişkiler uzmanıyla sohbetimiz çok aydınlatıcı olmuştu. Hangi Avrupa Birliği modeli daha uygundur sorusuna yanıt olarak çok net bir dille halkların karar mekanizmalarının mümkünse uzakta kalması gerektiğini vurguladı. Son iki hafta boyunca seyrettiğim Yunanistan hükümetinin Avro bölgesi ülkeleriyle yürüttüğü tartışmalar da bunu hatırlattı ve ortak para politikalarının demokrasi ve halkların iradesiyle başa çıkmaya pek hazır olmadığını gösterdi. Son beş yıl içerisinde, Avrupa kurumları sürekli gergin bir ortamda birçok ülkenin ekonomik krizini idare etmek zorundayken Yunanistan’da, ve belki başka ülkelerde de birçok insan Brüksel’de, Frankfurt’ta, Strasburg’da kimin ne yaptığını, onun adına kimin karar verdiğini öğrendi. Son seçimi kazanmış SYRIZA partisinin köklerinin Avrupa mirasına dayandığını, soyut bir Avrupa kimliğine sahip çıktığını herkes biliyordu. Fakat şimdi iktidarda olan radikal sol partisinin liderlerinin yukarıdaki karar merkezlerindeki depresif salonlarının Avrupasıyla tanışma fırsatı oldu. Bunun böyle olacağını yine bilmeyen yoktu. Dolayısıyla, bu salonları reddedip, havaya uçurup Yunanistan’ı sosyalist bir devrim yaparak Avrupa dışına itmesini bekleyen pek yoktu. Tabii bir de, Yunan halkı büyük ölçüde kabul etmese de, devletin başka devletlere bir borcu var ve hâlâ bir destek almak zorunda. Bu durumda, iki zıt ilkenin aynı anda uygulanması gerekiyordu. Uluslararası anlaşmalara sadık kalıp haydut bir devlet olarak davranmamak bir yandan kaçınılmazken diğer yandan da bir ülkenin milli iradesini çiğnememek gerekiyordu.

SYRIZA’nın popülist ama ümit verici söyleminden hoşlanmayanlar iki kategoriye bölünmüş durumda. Bir tarafta bir önceki iktidarın savunucuları var. Onlar kendi liderlerinin ikilemini paylaşıyorlar ve bir şizofreni içinde yaşıyorlar. Ülkenin Avro bölgesinden çıkmasını istemiyorlar, ekonominin batmasını da istemiyorlar ama anlaşmanın ve krizden kurtulmanın SYRIZA’nın bir başarısı olarak görünmesinden de hiç hoşlanmıyorlar . Çünkü bu durumda, savundukları partilerin ve liderlerin beceriksiz olduğunu kabul etmiş oluyorlar. Onların dışında SYRIZA’ya oy vermemiş ama daha ılımlı bir anlaşmanın mümkün olabileceğinden umudunu kesmemiş geniş bir kitle var. O yüzden bütün bu süreçte ve yeni hükümet Avrupa kurumlarıyla müzakere yapınca halkın %70’inin ona destek verdiği söyleniyor. Bu anlamda, %36 oy alan bir parti bütün halkı temsil edemez suçlaması hükümete karşı pek gerçekçi değildi. Çünkü ideolojik tercihleri dışında, iyi ya da kötü, hükümet bu kısa sürede, gösterdiği ya da gösterdiği düşünülen cesaretten dolayı toplum içinde kesin bir hegemonya kurmuş durumda. Hatırlatmam gerekmiyor ki, AKP de ilk seçimde %34 oy oranıyla iktidara gelmişti, o günden bu yana 13 sene geçti. Gerek Yunanistan’da gerek yurtdışında, 1970’li yılardan beri belki ilk defa bir hükümete destek veren mitingler düzenlendi. Yunan Parlamentosu önünde uzun yıllardan sonra polisler dizilmedi, eylem sırasında olay çıkacağına, insanların evzonların (parlamento önünde nöbet tutan askerlerin) yanında bile sohbet etmesi mümkün oldu. Bu insanların istediği şey aynı değildi. Ama ortak bir temenni vardı, artık Avrupa kurumları onların sesini duysun, çünkü şu ana kadar bu sesi siyasetçilerin pek duyurduğunu hissetmiyorlardı.

SYRIZA’yı boş popülizm, yalan vaatler, cehalet ve acemilikle suçlayan halk ise iki seçenek arasında kalmıştı. Ya SYRIZA her şeyi mahvedip ülkeyi Avro dışına ve iflasa götürecek ya da ‘kolotumba’ yapıp diğer partilerin yaptığı gibi doğru yola gelecek. Bu kelime “tepe takla” anlamına geliyor. Yunan siyasetçilerin iktidara gelmeden önce başka, iktidara geldikten sonra bambaşka şeyleri savundukları anlamına geliyor. Birkaç yıldır, o kadar sık kullanıldı ki bu kelime artık İngilizceye geçti ve yabancı gazeteciler bile ne anlama geldiğini biliyor. Ona göre, Cuma akşamki Avro bölgesi ülkeleri toplantısında varılan sonucu farklı kesimler farklı şekilde algıladı ve yorumladı. Muhafazakâr kesimler, örneğin birçok Avrupa medyası, özellikle Almanya’da olduğu gibi, Yunan hükümetinin borç anlaşmasını uzatmayı talep etmesini ve tek başına herhangi bir ekonomik karar almayacağına ilişkin vaadini bir ‘kolotumba’ olarak algılıyor ve Yunan hükümetiyle bu manevra için alay ediyor. Bu yorumlarda Yunanistan’da olsun, diğer Avrupa ülkelerinde olsun muhafazakâr ilkelere bağlı olan siyasetçiler, medya ve kitlelerin derdi anlaşmanın sağlamasından çok SYRIZA’nın temsil ettiği başkaldırmayı tamamen meşruiyetsiz kılmaktı. Çünkü anlaşılan o ki Avrupa elitlerinin çoğu Yunanistan’ın Avro’dan çıkmasına hiç sıcak bakmıyordu, en iyi ihtimalde bunu belirsiz bir geleceğe doğru mecburi bir hamle olarak görüyordu. Ama Avro bölgesinin istikrarını sağlarken liberalizme meydan okuyan ideolojiyi de ezmek istediler.

Herkes değil tabii. İlginç olan, Fransa, İtalya gibi demokratik ilkelerin ve sosyalist fikirlerin kuvvetli olduğu ülkelere ‘seçim konusu bizi ilgilendirmez’ ya da Avusturya Ekonomi Bakanı’nın dediği gibi ‘para birliği ulusal seçimlerden daha önemlidir’ gibi laflar hiç yakışmıyordu. Aslında bu sadece demokratik geleneklerinden değil, her iki ülkenin Almanya’ya karşı son zamanlarda zor durumda kalmasından da kaynaklanıyor. O yüzden, tam aksine, SYRIZA’nın çıkışını fırsat olarak görerek, bu demokratik söylemin öncüsü olmayı tercih ettiler. Hiç olmazsa, bunun bir kırılma noktası olup olmadığını ileride anlayacağız. Şu anda ‘program’ yerine ‘sözleşme’, ‘Troyka’ yerine ‘kurumlar’ denmesi ne kadar bir kelime oyunu gibi görünse de, bir halkın derin yaralar almış gururu için önemli olabilir. Aynı yapay dili kullanan muhasebeci kafalı bürokratlar ve onlar gibi düşünenler bir ‘kolotumba’ dışında bir şey görmüyor olabilirler. Zaten uyguladıkları toplum mühendisliğine göre toplumlar şirketlerden pek farklı değiller. Fazla personel varsa kovarsın, şirket daha rekabetçi olur. Bu onların gerçeğidir. Fakat siyasetçilerin anladığı bir gerçek daha var. Toplumlara vizyon ve umut lazım. Bunu demagojiyle sağlayabilirler ve tarih onları cezalandırır, ya da manevra ve stratejiyle yapabilirler ve kitlelerin hem geleceğe hem de bir nebze olsun siyasete güvenini artırmış olurlar. Sonuçta, bu fark yüzünden popülizm her zaman demagoji yapmak anlamına gelmez, kitlelere ses vermek ve geleceğin umudu olmak anlamına da gelebilir.

* Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi