Mr. Spock'ın mantığı ve konulu Kabataş

Mr. Spock'ın mantığı ve konulu Kabataş
Mr. Spock'ın mantığı ve konulu Kabataş
Tabi ki aslında kimse, derili merili, konulu Kabataş hikâyesine inanmıyor. Mantığı kötüye kullananlar, bu hikâyenin duygusal damaklarda bırakacağı tortuyu hesaplıyor, yaşam biçimi bize benzemeyenleri zaten pek sevmeyişimize, onlarla anlaşamayacağımıza inanmak isteyişimize bel bağlıyor.
Haber: CİHAN CAMCI / Arşivi

Uzay Yolu dizisinin tanınmış karakteri Mr. Spock, Leonard Nimoy 83 yaşında öldü. Mr. Spock ve Atılgan’ın maceralarını biz de siyah beyaz televizyonlarımızda izlerdik. Havalı yıldız gemisi atılgan, galakside bir oraya bir buraya gider, kaptanın seyir defterine bütün maceralar kaydedilirdi. Kahramanlarımız renkli karakterlerdi… Kaptan Kirk, Doktor McCoy, Scotty –Işınla bizi Scotty!- ve diğerleri… Ama Mr. Spock, henüz elflerden hiç haberimiz yokken yukarıya uzayan kulakları, sert hatları ve çekik gözleri, kendisine özgü kırkma saçlarıyla en ilginç olanlarıydı… Dünyalılarda eşi benzeri olmayan soğukkanlılığıyla olayları analiz eder, çözümlerdi. Zaten bu dünyadan da değildi… Yarı dünyalı, yarı Vulkanlıydı…

Bu nedenle olsa gerek, ifadesiz, pokerci yüzüyle biz dünyalıların yaptıklarına soğuk, duygusuz bakardı. Mekanik --rahmetli Erol Amaç’ın davudi, etkileyici sesi- sesiyle, taşra kasabalarında duyuru yaparken devletin resmi sesi olduğunu düşünen yetkili gibi sorumlulukla konuşur, mesafeli tavrını, soğukkanlılığını hiç yitirmezdi. Yine de bazen, iyice yukarıya kalkan kaşlarıyla hayret içinde kaldığı, tutarsızlıklara inanmayan gözlerle baktığı da olurdu. Sanki bir bilgisayar, yaptığımız saçma şeyleri algoritmasının kurallarına uydurmaya çalışıyor, tutarsızlıklarımıza şaşırıyor gibiydi. Kaptan Kirk sorunların içinden çıkamayacak gibi olduğunda, onlara mantıklı olmayı anımsatırdı. Mr. Spock Kaptanın sağduyusuydu. Bu yüzden olsa gerek, en çok söylediği şeyler de, “Mantıklı!“ ya da “Mantıksız Kaptan!” sözleriydi. Dizinin ömrü yettikçe bizi mantıklı olmaya ikna etmeye çalıştı.

Bence bugünlerde Türkiye ’de olsa, sık sık uzaylı gözlerini kısar, “Mantıksız Kaptan!” derdi. Aslında son yıllardaki ülkemizde siyasi yaşamın mantıksızlığının artık mizahi bir boyut kazandığını görebilmek için uzaylı olmasak da olur. Mantıksızlık siyasetle mizah arasındaki farkı bulanıklaştıracak kadar arttı. Bundan 10 yıl önce ancak mizah dergilerinde görebileceğimiz şeylerin, kabul edilebilir algılandığını görüyoruz. Siyasetle mizahın arasındaki fark belirsizleştikçe, toplumsal kutuplaşma belirginleşiyor. Gerçeklik algısını hepimizin üzerinde uzlaşacağı bir referansa, mantığa oturtmaktan giderek uzaklaşıyoruz. Oysa birlikte yaşamayı sürdürebilmek için, farklı görüşlerimiz olsa da, bu görüşleri konuşma zemininde, mantıkta uzlaşmalıyız.

Duygular, farklılıklar ve sivil mantık

20.yüzyılın başlarında batıda mantık, yerel, kültürel alışkanlıklar, gereksinimler, duygularla oluşturduğumuz söylemlerin ötesinde, dile biçimsel, matematiksel bir kesinlik, evrensellik getirme çabasıydı. Bu, siyasette merkeziyetçi, totaliter, biçimsel ve resmi bir dil anlayışına karşılık gelir. O yıllarda batıda esen pozitivist, bilimsel rüzgârlar, Türkiye’de de siyasetin dilinin herkes için geçerli olacak tek bir mantıkla düzenlenebileceği anlayışının temeliydi. Resmi, asker gibi disiplinli, duygusuz bir mantık… Bu merkeziyetçi, askeri mantığı biz de benimsedik. İnsanların farklılıklarını, duygularını siyasette temsil etmese de, taşra kendisini siyaset dilinin dışında hissetse de, demokrasi sürdürülebilir sanıyorduk. Oysa insanlar duygusaldır. Bu yüzden, resmi dilin dışında bıraktıklarımızın duygusal reaksiyonlarını soğurmama, onlarla aynı dil referansında buluşmama inadını pahalı bedellerle ödedik.

Batıda 1950’den sonra, Wittgenstein’ın deyimiyle mantık sivilleşti. Evrensel geçerlilikte bir mantık ideali ve siyasetin bu referansa göre yukarıdan aşağıya düzenlenmesi düşüncesi geride kaldı. Üzerinde uzlaşacağımız konuşma zemini, dilin biçimsel referansı, yaşam biçimlerimizden başka bir şey değil diye düşünmeye başladık. Aydınlanma düşüncesinin, herkes için geçerli, resmi, formel bir mantıkla değil, farklı yaşam formlarının uzlaştığı, daha liberal bir demokrasiyle sürdürülebilirliği anlaşıldı. Mantığın sivilleşmesi, duygu ve rasyonel düşünce arasındaki eşiğin aşılması demektir. Farklı yaşam biçimlerinin duygularını da temsil eden görüşlerin dile getirilmesini, kontrol edilip baskılanacak ya da tedavi edilecek, düzeltilecek bir şey olarak görmemek demektir. Batı, farklı ilgi ve gereksinimlerin dile getirilmesini, kendi mantığıyla siyasette yer almasını işe yarar kıldı. Böylece farklı dinamikleri ilerlemesine daha fazla katabileceğini keşfetti. Robert Brandom, doğrudan yararlıya geçiş dediği bu aşamaya, İkinci Aydınlanma adını veriyor. İkinci Aydınlanma, siyasette kamusal–mahrem ilişkisini sivilleştirdi. Mahrem alanın, duyguların imgesel zenginliği ve fantezilerine daha çok yer açacak biçimde gözden geçirildi; esnetildi. Duyguların karar verme süreçlerindeki önemi, demokratik siyasetin sürdürülebilirliğindeki rolü, artık göz ardı edilecek bir şey değildi. Aydınlanmanın resmiyetini aşan, ama özgürlük ve eşitlik ideallerini umut etmeyi sürdüren siyaset yeni bir boyut kazandı.

Duygusal uzlaşı ve sürdürülebilirlik

Burada kritik nokta, sivil mantığın tüm taraflarca kabul edilecek zemininin nasıl oluşturulacağıydı. Habermas gibi ikna teorisyenleri, 1968 hareketinde duygusal farklılıklarımızın her türlü kamusal uzlaşının dışında ve ötesindeymiş gibi algılanmasındaki sorunu gördüler. Doğrudan yararlıya geçişin de, duygusal aklı, bu aklın uzlaşabileceği bir zemini olmalıydı. Uzlaşmanın, sağduyunun, yani duygusal boyutu da olan bir ortak konsensus diye çevirebileceğimiz Sensus communis‘in önemini vurguladılar. Habermas’a göre bu uzlaşının kökeninde konuşanın, dinleyeni söylediklerinin kabul edilebilir bir mantık içerdiğine ikna etmesi yatar. Habermas 1965’te verdiği ünlü bir seminerde, “daha ilk söylediğimiz cümlede sorumluluk altına gireriz; sorumluluk bir fantezi değildir, uzlaşının önkoşuludur” der. Kabul edilebilirlik, sorumluluk, dürüstlükle olanaklıdır. Duyguların imgesel zenginliğine, mahrem fantezilerine daha çok yer açacak şekilde genişletilen siyaset, ancak kabul edilebilir bir sahicilikle sürdürülebilir. AB’nin hukuk nosyonu bu felsefi temele dayanır.

Bizdeki ikinci cumhuriyet beklentisi, batıdaki ikinci aydınlanma tartışmalarının yansımasıdır. Türkiye’deki entelektüeller, burada da aydınlanmanın eşitlik ve özgürlük ideallerinin yeni bir dilde var olabileceğini umdular. Çoğu samimiyetle, AKP ’nin ilk dönemindeki siyasetini, bu sivil mantığı siyasette hâkim kılacağı anlayışıyla destekledi. Türkiye modernleşmesinin, dinsel ve etnik gibi görünen, ancak aslında daha karmaşık duygusal, mahrem farklılıkların kamusal alanda temsiliyetiyle sürdürülebileceğini düşündüler. Duygusal sağduyunun sivil mantığı, birlikte konuştuğumuz her kesimin, içeriğine katılmasa da biçimsel dürüstlüğüne, samimiyetine ikna olduğu bir referans olmalıydı. AKP’nin özgünlüğü, en azından entelektüeller için, bu sağduyulu uzlaşıyı oluşturabilir görünmesiydi.

Konulu Kabataş hikâyesi, duygusallığımızın kötüye kullanımı

Ne yazık ki olmadı… Bugün siyasetin sağduyusu, 12 yıl önce ancak kalitesiz mizah dergilerinde görebileceğimiz düzeye düştü. Kabataş fantezisi, siyasi tarihimizde mahrem alanın, duyguların imgesel zenginliğinin siyasette kötüye kullanıldığını gösteren en konulu örnek… Kabataş’ta bebeğiyle birlikte genç bir kadına deri eldivenli, yarı çıplak, kafaları bandanalı erkekler saldırıyor. Bebeği tartaklıyor; kadının üzerine de işiyorlar… Bu hikâye bir gazetenin manşetlerine, beceriksiz bir karikatür gibi taşınıyor. Ayrıntılar falan kurgulanıyor. Bir başka gazetede 13 yazar, aynı başlıkla yazarak bu kurguyu destekliyor… Mizahtı, hayaldi, gerçek oldu dedirtiyorlar… Mantık, bir kesimin diğer bir kesimden koparmak, birlikte olamayacağına ikna etmek için kullanılan bir karikatüre dönüştü. Mantık karikatürleştikçe, kamplaşma hızlanıyor. Duygusallığımızı, kendimizden farklı yaşam biçimleri olanlarla rasyonel çıkarlarımız ortak olsa da, aynı siyasi duruşta buluşamayacağımız inancını güçlendirmek için kötüye kullanıyoruz.

Tabi ki aslında kimse, derili merili, konulu Kabataş hikâyesine inanmıyor. Mantığı kötüye kullananlar, bu hikâyenin duygusal damaklarda bırakacağı tortuyu hesaplıyor, yaşam biçimi bize benzemeyenleri zaten pek sevmeyişimize, onlarla anlaşamayacağımıza inanmak isteyişimize bel bağlıyor. Kızlı erkekli aynı evlerde kalanlar, camilerde bira içenler, Sümeyye Erdoğan’ı öldürmeye çalışanlar, ortak bir siyasi paydada buluşmayı içimize sindiremeyeceğimiz kadar kötü insanlar diye düşünmemizi, daha doğrusu hissetmemizi istiyorlar. Reklamlarda “peşin fiyatına taksit, nakde yüzde on indirim” yalanına inanırken, ucuz bir şey alıyor gibi hissediverişimize, bu yalanı görmezden geliverişimize güveniyorlar. Duygusal hafızamızın gerçeğin maddi resmi ortaya çıktıktan sonra bile sürebilen bir şey olduğunu, bunun da siyasi tutumu etkilediğini biliyor, bunu kullanıyorlar.

Uzay Yolu’nun ilk gösterimi, NBC televizyonunda, 8 Eylül 1966’da yapıldığında, dizinin yaratıcısı Gene Roddenberry Mr. Spock için, “O Uzay Yolu’nun vicdanıdır!” demişti. Sivil mantık, duygusallığın da içinde olduğu biçimsel referans, vicdandır. Referans hakem demektir. Hakem, sağduyuludur; hak gözetendir. Demokrasi de referans, tüm konuşmacıların güvenebileceği bir konuşma zeminidir. Türkiye bu zemini hızla yitiriyor. Bu kayıp, kalitesiz bir mizah gibi tatsız bir duygu uyandırmakla kalmıyor, bizi konuşamaz hale getiriyor. Bir bölümümüz oyunun dışında kaldığını, kabul edilebilir bir anlaşma hakkının gözetilmediğini düşünüyor. Rahmetli Mr. Spock’ın sağduyusu olmadan tehlikeli maceralara sürüklenen atılgan gibiyiz. Umalım ki, ortak konuşma zeminini, güveni yeniden oluşturmanın aciliyetini fark eder, seyir defterini yazmayı sürdürebiliriz.

Doç. Dr. Akdeniz Üniversitesi