"Nükleer silah" versus "Şahi topu"

Doğru siyaset dili, geleneksel bir dildir ve cumhuriyetin kuruluşundan kadına şiddete, dindarların başörtüsü sorununa, Uludere'ye, "taş atan çocuklar" ve cezaevlerindeki istismar ve işkenceye, "son" demeden konuşabilmeli
Haber: OĞULCAN BAKİLER / Arşivi


Başlığın yarattığı kafa karışıklığını bir erteleyelim. Yalnızca şu bilgiyi vermekle yetineceğim: Nükleer silah 21. yüzyılda kullanılırken, Şahi İstanbul ’un fethi esnasında Padişah II. Mehmet’in yönergesiyle üretilip kullanıldı.
Konumuza odaklanalım: Siyasette “son” kavramı üzerinden yapılan tartışmalardan ve siyasete doğrudan katılmayan bizlerin de buna bağlı olarak siyasi tercihlerimizi ertelememizden son derece rahatsızım. Siyasete geri dönme çağrımı bir kez daha yapıyorum.
“Sandıkla geldi, sandıkla gider” türünden konuşmaları birkaç zamandır sıklıkla duyuyoruz. Adorno ve Horkheimer ‘Aydınlanmanın Diyalektiği’nde Yahudilerin Hitlerin geleceği besbelliyken “Ben bilmeyeceğim de kim bilecek” diye başlayan saptamalara, istatistik verilere dayanan tahminlerle ve “son noktayı koyan statement’lar”la başa geçemeyeceğini söylemesini örnek veriyor.

Siyasetin dili


Ben kötü bir yurttaş olarak seçimlere katılmam… Son zamanlarda kulağıma çalınan bazı ‘slogan’vari kullanımlarla devamında: Duygularımız ayaklanmış halde: “Uyanmışız”, “sonunda kendimizi sokağa atmışız”, hepimiz -benimkinin tersi olarak- iyi yurttaşlar olma çabasına girişmiş olabiliriz.
Bu anlamda bir “siyasetçi” rolüne girmemiz hiç doğru değil. Çünkü siyasa ortamı, geleneksel bir biçimde toplum ve kültürün çözülmesine de götürebilir. Örneğin, “taş atan çocuklar” davasında veya daha yakın bir örnekte, Yeni Şakran, Pozantı, Antalya cezaevlerindeki çocuk istismarı ve işkencenin karşısında, bu çocukların insani durumlarının göz önüne alınmaması çok tuhaf . Bundan katbekat daha tuhaf bir biçimde “son”cu bir siyaset dili benimseniyor.
Yani ülkemizde bu işkence ve istismar ilk defa yaşanmışçasına ve insani yanına değinen tezler hiç umurumuzda değilmiş gibi -hem sonunda “uyanmışız” ya- bunların artık son olacağını düşünüyoruz, ama hiçbir zaman “son” olmuyor, olmayacak da.
Doğru siyaset dili, geleneksel bir dildir ve cumhuriyetin kuruluşundan kadına şiddete, dindarların başörtüsü sorununa, Uludere’ye, “taş atan çocuklar” ve cezaevlerindeki istismar ve işkenceye, “son” demeden konuşabilmeli. Diğer bir deyişle, siyasetçinin kullandığı tüm kelimeler konuştuğu bağlamdan başka bir anlam taşır ve ona dikkat edilir.
Varlığını hissettiğimiz tüm sorunlara ancak ve ancak siyaset yoluyla çözüm bulacağımızı düşünüyorum. Siyasette her şeyi tartışma konusu edebiliriz ama görünen o ki, bugünkü siyaset diliyle bu mümkün değil. Gülten Kışanak PKK ’nın normalleştiğimizde legal siyasete gireceğini Erdoğan’a (bir ‘başbakan’ olarak değil, evet, isminin yanına hiçbir ek almadan, ‘dil ötesi’ bir dille) söylemişti. Göstermek istediği, asıl dilin, siyaset dilinin ne denli bozulmuş olduğuydu.

Kültüre açılmış savaş

Demek o ki, ülkemizde siyasete bir türlü erişemememizin nedenlerini de “son”un bu otoritesinde yani siyaset dilinin bozulmasında aramalıyız. Bireyin elinden “sivil toplum” gibi bir siyasi seçeneğin alınmasında, herkesin “siyasetçi” yapılmasında… Defaatle tebrik ettiğim konuşmasıyla Kışanak bize bunu gösterdi.
Siyaset dilinden kalkışla İstanbul’un fethi kutlamaları hakkında birkaç şey söylemek istemiştim. Batı’da yerli kabileleri üzerine başta Fransızlar ve Portekizlilerce düzenlenen fetihten [conquista] sonra ve göç edenler etti kalanlar bizimdir, dendikten sonra, fetihçiler kendi elleriyle kurdukları toplumların başına sayısız yönetici koyacaklardı. Buna devletin toplumun tarafına geçmesi gözüyle bakalım, herhalde bu kültürel bir çelişkiye neden olmaz. Ama toplum yaratma işi geçmişin yükünü hep anmakla yani kültüre yorum getirerek mümkündü. Siyaset Jean Baudrillard’ın deyimiyle, “hayaletler dünyası” olacaktı. O yükü hepimiz sırtlanıyorduk ve böylece sivil toplum düşmanı bir jargonla, “artık toplum olabilmek için bir koruyucuya sığınma ihtiyacı duyuluyordu”. Yani devlet toplumun yanından uzaklaştırılmayacak, tersine toplum ve devlet giderek tek bir formasyonla kurumsallaşacaktı.
Kendimizi bu “hayaletlerle” aldatmamız bekleniyordu denebilir. Fetihçiler yeldeğirmenleriyle savaşan Don Kişot benzeri, tek formasyona dayandırmak için kültüre getirdikleri yorumlarla çılgın bir hal aldılar. Yapılabilecek bir şey kalmamışa benziyordu, zira artık yekvücut olmuştuk, toplum olmayı erteleyip “iyi yurttaşlık” için çalışıyorduk. Günün yalnızca üç-dört saatinde çalışan bizler bunu yarıya indirmeyi düşünürken artık hep buna çalışıyorduk… Bu arada Fetihçilerin yerlilere hangi nedenle kızdığı da ortaya çıkmış oluyor.
Fetih tek cümleyle, kültüre karşı açılmış bir savaştı.

Korku

Olayı doğru gözle görebilmek için sonrasına bir bakmalı. Kültürel açıdan kurumsallaşan toplum siyasetin dışına çıkmak gibi bir “siyasi tercih”te bulunup, kültürlerin çeşitli olabileceği, devletin de “herhangi” bir kültürün temsilcisi ve bir başka kurum olduğu gerçeğini göz önüne alarak devleti yanından uzaklaştırınca sivil toplum gelişti. (Sivil toplum geriye özlem değildir; bunun böyle bilinmesi lazım). Bundan sonra Batı’da kendi yarattıkları toplumları kendi eliyle yok etmeye başlandı.
O zaman siyasetçinin dilinde “Fetih”in parlak bir anlamı yok mu? Ya da “Fetih” dediğinde ne demek istediği hiç anlaşılmıyor olabilir mi? Mesela, şöyle bir cümle kursa: “İstanbul’un fethinin 560. yıl dönümünde, İstanbul Boğazı’na yeni bir inciyi takmanın mutluluğunu 14 milyon İstanbullu ve 76 milyon Türkiye ile yaşıyoruz.” Bu cümlenin kapsamına dikkat edelim: Hepimizin bir köprüye sevineceğimizi ve bu köprünün İstanbul’un fethine atfedilmesiyle daha da sevineceğimizi söyleyen bu kelimelerden ne anlaşılacaktır? İşin içinden çıkamayacağız gibi gözüküyor.
Fransız filozof-düşünür Alain Badiou, 21. yüzyılın baş belası korkudur, diyor. Yerlilerin başlarına yöneticiler koyduklarında artık ses çıkarmamaları toplum olamamaktan korktukları içindi. Bugün fethi kutlamamızın anlamı toplum olamamaktan korkmamız mıdır? Görüyoruz ki, bu yerli kabilelerine ait ilkel bir korkudur. Siyasi perspektifi biraz daha genişletelim: Batı’da kendi eliyle yarattıkları toplumları yine kendi elleriyle yok etmelerinin ışığında, o halde bizi yok edecek birileri mi var? Fetih kutlamalarını, Badiou’nun sözü etrafında böyle anlayalım mı?
Başlığın hakkını verdiğimi umuyorum. 21. yüzyılda kullanımı genel olarak muğlaklaşan bir silah olan “nükleer”in, Badiou’nun sözüne göre yarattığı korkunun yanına, İstanbul’un fethinde kullanılan “şahi”yi koymadan bu korku anlaşılabilir mi?