Olmasaydı, olur muydu?

Elbette tarihi kitleler yapar ve tarihte ne olmuşsa başka türlü olmayacağı için öyle olmuştur. Ancak tarihin akışında tek tek kişilerin de hiçbir rolü, etkisi olmadığı söylenemez
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi


Koç Grubu’nun geçen yıl 10 Kasım’da gazetelere verdiği “Olmasaydı, olmazdık” ilanına karşı bu yıl Yeni Akit gazetesinde çıkan “Olmasaydın da olurduk” ilanı ve sonrasında büyüyen tartışma hiç kuşkusuz siyasetteki kutuplaşmanın sonucu.
Toplumsal ve kültürel görünümler de kazanarak kutuplaşmanın tırmandığı koşullarda Atatürk ’ün daha sık gündeme gelmesi ve aktüel siyasetin bir unsuruna dönüşmesi şaşırtıcı değil. Çünkü parlamenter muhalefet, AKP ve lideriyle başa çıkmakta çok zorlanıyor. Bu arada Atatürk’ün “en büyük eserim” dediği cumhuriyetin de bizzat iktidar partisi tarafından tahrip edildiğine, hatta zamanla tümüyle yok edileceğine inananların sayısı giderek artınca “ulu önder”in gölgesine sığınanlar da çoğalıyor. Bu, insani açıdan anlaşılır bir durum olabilir ama siyaseten bir çaresizliğin ifadesi. Mevcut liderler yetmeyince Atatürk yardıma çağrılıyor ama nafile. Zira artık özgüveni iyice yükselen AKP de kendisini bu ulusal kahramanla daha rahat ilişkilendiriyor. Gerçi Tayyip Erdoğan ’ın bu yılki 10 Kasım konuşmasında da görüldüğü gibi, özellikle “Atatürk” demiyor, üzerine basa basa “Gazi Mustafa Kemal” diyor ve böylece milli mücadelenin bir tür “cihad” olduğunu ima ediyordu. Dolayısıyla cumhuriyetin kurucusuna başka bir gömlek giydirmeye çalışıyorlar ama sonuçta “Gazi”yi sahipleniyorlar. “Atatürk” ile uğraşmak da “marjinallere” kalıyor.


Sembiyotik ilişki

Bir milyondan fazla insanın Anıtkabir’i ziyaret ettiği bir yas gününde “Olmasaydın da olurduk” diye ilan vermek tabii ki bir tahrik ve bunun da ötesinde insanların yasına saygısızlıktır. Bu toplumun yarısı Atatürk’e iyi gözle bakmazken, bir diğer yarısı ise ona neredeyse tapıyorsa, burada ciddi bir yarılmanın olduğu ve şizofrenik bir noktaya gelindiği kabul edilmeli. Atatürkçülerle alay eden Yeni Akit’in hasımlarından daha çok tabusunun, dogmasının olduğu bir sır değil. İki taraf arasında birbirinden beslenen sembiyotik bir ilişki olduğu aşikâr. Bir taraf Atatürk’ün tartışılmasından rahatsız olurken, diğer taraf ta Muhammed’e veya Sultan Süleyman’a laf edilmesine tepki gösteriyor. Ve giderek gerilen ortamda doğru dürüst tartışma ve birbirini anlama mümkün olmaktan çıkıyor.
Oysa Atatürk de, Muhammed de, Sultan Süleyman veya tarihte önemli bir rol oynamış herhangi biri de önyargısız ve engelsiz tartışılabilmeli. Elbette kimseye hakaret etmeye kalkışmadan ve elden geldiğince nesnel bir şekilde… Bu noktada Türkiye’de pek de gelişkin olmayan alternatif tarih hikâyeleri gerçekten yararlı olabilir. Meslekten tarihçilerimiz uzak duruyorlar ama Avrupa ve ABD’de zengin bir alternatif tarih edebiyatı var: Hitler’in II. Dünya Savaşı’nı kazanması durumunda dünyanın ne olacağını da tartışıyorlar, Amerikan İç Savaşı’nda Güney’in zafere ulaşması durumunda ne olacağını da… Bu tür spekülasyonlar tarihi daha ilginç ve sevimli bir hale getirmekle kalmaz, olan biteni daha iyi anlamaya da katkıda bulunur.

Kitleler ve liderler

Elbette tarihi kitleler yapar ve tarihte ne olmuşsa başka türlü olmayacağı için öyle olmuştur. Ancak tarihin akışında tek tek kişilerin de hiçbir rolü, etkisi olmadığı söylenemez. Hele de tarihin ilerlediği birtakım patikalarda bir kavşağa gelindiğinde hangi tarafa dönüleceği, hangi yöne doğru gidileceği konusunda bazen kişilerin rolü çok önem kazanabilir ve bir kavşakta şu yola değil de öbür yola girilmesi tarihin akışını değiştirebilir.
Bu bağlamda ve bir alternatif tarih kurgulamak için Atatürk’ün olmadığı bir Türkiye’nin nasıl olacağı pekâlâ düşünülebilir, tartışılabilir. Mustafa Kemal, “Atatürk” olmaya fırsat bulamadan, örneğin Çanakkale’de göğsüne isabet eden o şarapnel parçasıyla hayatını kaybetseydi, ne olurdu? 34 yaşında genç bir albay olarak hayata veda edecek Mustafa Kemal’i tarihten çekip alırsanız, Türkiye’nin son yüzyılı nasıl olur? Tarih nasıl akar? Neler olmaz veya olamaz? Bunu düşünmek ve tartışmak heyecan verici değil mi? Ama özellikle hasım diye bellenenleri zor durumda bırakmak niyeti ve amacı taşımadan, mümkün olduğunca nesnel olarak tartışılırsa ilginç sonuçlara ulaşılabilir.

Cumhuriyet olmazdı

Mustafa Kemal’i çekip aldığınızda milli mücadelenin liderliğinin Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy gibi cumhuriyetin kuruluşundan sonra tasfiye edilen ekip tarafından üstlenilmesi mümkün. İttihatçıların zaten Mustafa Kemal’den önce milli mücadelenin liderliğini teklif ettikleri Ahmet İzzet Paşa’nın ordunun başına geçmesi ve askeri liderliği üstlenmesi de olmayacak bir şey değildir. İngiliz Muhipler Cemiyeti’nden Sait Molla’nın “Şarabı bile besmeleyle içer” dediği Ahmet İzzet Paşa, saltanata ve hilafete çok bağlı bir adamdı. Rauf Bey ve diğer paşaların da cumhuriyet gibi bir amacı olmadığı dikkate alındığında muhtemelen Osmanlı devleti bir süre daha varlığını sürdürebilirdi. Mustafa Kemal dışındaki liderlerin onun gibi bir “tek adam” olamayacakları dikkate alındığında geriye kalan milliyetçi ama daha muhafazakâr liderler yönetimindeki bir Türkiye bugünkünden daha farklı olabilirdi. Bu arada milli mücadeleyi örgütleyecek ve sonuca ulaştıracak olan bir milli meclisin siyasi sistemde kazanacağı ağırlık ve inisiyatif de çok önemli olurdu. Yani İstanbul’da muhtemelen Vahdettin’in yerine gelecek yeni padişah, hiç de ataları kadar etkili olmaz, meclisin asıl iktidar organı olacağı daha demokratik bir yapı ortaya çıkabilirdi. Sonrasında neler olabileceği hiç şüphesiz nereden ve nasıl bakıldığına bağlı olur ama tarih başka mecralardan akarken sonuçta yine de bugünkünden pek farklı olmayan yerlere doğru ilerleyebilirdi.
Kısacası “Atatürk olmasaydı babanız belli olmazdı” gibi bir kabalığa ve zayıflığa düşmeden, kimseyi aşağılamadan veya küçümsemeden bütün bunları ve daha fazlasını düşünmek, kurgulamak ve tartışmak yararlı. Atatürk olmasaydı tabii ki yine olurduk; bu toplum, bu ülke yine olurdu ama başka koşullarda, başka biçimlerde… Bunun üzerinden didişmeye devam etmek yerine bu tür varsayımları ve senaryoları daha rahat ve keyifle düşünebildiğimiz, konuşabildiğimiz zaman Türkiye kendisini geren birçok çatışma eksenini de geride bırakmış, feraha çıkmış olacaktır. Aklına, fikrine güvenen bu tür tartışmalardan keyif alır, güvenmeyen de küfür eder…