Paris mitini yaşayanlar

Paris mitini yaşayanlar
Paris mitini yaşayanlar
"Paris'te pek çoğumuz yalnız ve gururluyuz." Altı yıl kadar evvel Shakespeare & Company kitabevinde düzenlenen yazarlar atölyesinde dile getirilen bu cümle, Woody Allen'ın "Paris'te Gece Yarısı" filminde üne kavuşturduğu gibi Seine nehri kıyısında ağır ve dalgın adımlarla salınan flâneur yazar adaylarının halini bir nevi özetler nitelikte.
Haber: MERVE PEHLİVAN - mervetwentyfive@gmail.com / Arşivi

Bundan yedi ay kadar önce, Eyfel kulesinin gölgesindeki Amerikan Kütüphanesi'nde düzenlenen bir belgesel gösterimi esnasında, uzun süre Paris'te yaşadıktan sonra şehri terk eden romancıya "Merak etme, burada her şey bıraktığın gibi. Değişen tek şey Starbucks'ların sayısı." deniyordu. Bu fikre katılmamak hakikaten güç. Yakın tarihinde Nazi işgali dışında Mitterand döneminin modern mimari projesiyle yeni opera, kütüphane ve anıtların kültür belleğine eklenmesi hariç çehresini pek değiştirmeyen bir şehir burası. Ernest Hemingway'in üne kavuşturduğu "Kayıp Nesil" tabiriyle anılan F. Scott Fitzgerald, T. S. Eliot, Gertrude Stein gibi Amerikalı yazarların Birinci Dünya Savaşı ertesinde kendine yurt edindiği Paris, bugün hala yazar olma hevesiyle şehre akın eden anglofon (İngilizce konuşan) binlerce hayalpereste ev sahipliği yapıyor.

Paris'i edebiyat ve sanat tutkunları için son derece cazip kılansa, burada örneğin Londra'nın aksine köklü yayınevlerinin otorite gölgesinden uzakta genç ve tecrübesiz kalemleri yüreklendiren edebiyat atölyeleri, açık mikrofon etkinlikleri, oyun okumaları, yazarlarla söyleşiler, festivaller, küçük bütçelerle ve pek çok yazarın katkısıyla basılan dergilerin hayat buluyor olması. Bu etkinliklerin yarattığı sosyal ortamlarda yaratıcı ve heyecanlı birkaç kişinin birbirine yakın hayalleri olduğunu fark etmesi, yeni bir oluşumun filizlenmesi için yetiyor. Bir de bakıyorsunuz ki yeni bir bir tiyatro festivali ya da grotesk, performatif bir şiir okuma etkinliği  düzenlemek üzere kollar sıvanmış. Devam etmekte olan diğer etkinliklerde duyurular yapılıyor; amatör tiyatro yazarları, oyuncular, şairler aranıyor. Yirmi yaşındayken bir davette aniden karşısına çıkıveren Salvador Dali'yle tanıştıktan yıllar sonra, dünyanın dört bir yanında biriktirdiği yaşantıları şiire dönüştürmek için Paris’e geri gelen Antonia Alexandra Klimenko gibi kıdemli yazar ve şairler açık mikrofon etkinliklerinin onur konuğu oluyor, tecrübeli oyun yazarlarına festival jüriliği teklifi götürülüyor.

"Paris'te pek çoğumuz yalnız ve gururluyuz." Altı yıl kadar evvel Shakespeare & Company kitabevinde düzenlenen yazarlar atölyesinde dile getirilen bu cümle, Woody Allen’ın “Paris’te Gece Yarısı” filminde üne kavuşturduğu gibi Seine nehri kıyısında ağır ve dalgın adımlarla salınan flâneur yazar adaylarının halini bir nevi özetler nitelikte. Orhan Pamuk'un İstanbul 'a yakıştırdığı hüznün aksine Paris insanı yalnızlaştırırken mutsuz etmeyen, yalnızlığı estetik ve tarihle kalabalıklaştıran, yumuşatan bir şehir. 1960’ların Paris’inde çocuk olarak yaşayan, yıllar sonra New York'taki oyunculuk kariyerini bitirip Hawaii'ye yerleşen ve ardından tekrar Paris'e dönen yazar ve fotoğrafçı Margo Berdeshevski bu ilhamı hissedenlerden: "Seine Nehri'ne baktığımda izlenimci resimleri doğuran renkleri görüyorum. O bakır, turkuaz ve kurşuni tonlar izlenimcilerin 'icatları' değil; o renkler her gündoğumu ve günbatımında hep orada. Bu şehirde tek başına yürümek benden önce pek çok yazara ilham kaynağı olduğu gibi ben de yalnızlığın ilham verici olduğunu hissediyorum."

1930 yılına dek İngiltere'de yayın yasağına takılan, dünya edebiyatının en önemli eserlerinden James Joyce'un Ulysses adlı romanı ilk kez 1922 yılında Paris’te, Shakespeare and Company kitabevinde Sylvia Beach tarafından basılıyor. James Joyce'un yanı sıra Ezra Pound ve Ernest Hemingway'in de uğrak yeri olan ve Nazi işgali esnasında kapanan kitabevinin ismini yaşatan ikinci Shakespeare and Company ise devraldığı mirası korur nitelikte  bugün yazarlarla söyleşiler ve edebiyat festivalleri düzenliyor, yazar toplantıları ve atölyelerine ev sahipliği yapıyor, kalacak yeri olmayan göçebe yazarları misafir ediyor. Mekanı keşfe çıktığınızda kitabevinin tam karşısına düşen orta çağ katedrali Notre Dame’ın çan sesleri ahşap merdivenlerin gıcırtılarına karışıyor, ince yapraklı eski kitapların arasında yüzyıllar ötesine yolculuk yaptığınızı hissediyorsunuz. Narin kitap ve daktiloların yanı başında onlara usulca yaklaşmanızı rica eden ve ne kadar ürkek olursanız olun sizi yazı yazmaya özendiren notlara, gazete kupüründen kesilmiş bir Orhan Pamuk fotoğrafının az aşağısında Marcel Proust’un bir resmine rastlıyorsunuz. Kitabevinin sahibi Sylvia Whitman ve arkadaşları, mekanın edebiyatı, kitap okumayı ve yazmayı sevdiren misafirperver ruhunu diri tutmak için titizlikle gayret gösteriyor.

Paris’te yaşadığı dönem boyunca katıldığı edebiyat atölyelerinde kalemini ustalaştıran Alexander Maksik, Hemingway'in "Paris Bir Şenliktir" kitabından ilham alarak kayıp nesil mitinin peşine düşen yazarlardan yalnızca biri. “Şehrin fiziksel güzelliğine duygularınızı işlemek, içine kendinizi katmak istiyorsunuz. Bir türlü tatmin edemediğiniz bu arzu yazarlık dahil birçok yaratıcı eylemin itici gücü oluyor.” Haksız olmasa gerek. Yüz yılı aşkın süredir hala yüzlerce yeni yetme yazar ülkesini terk edip Paris’in sokaklarında, kaldırımlara taşan kafelerinde, nehir kenarında sözcüklerini, şiirlerini, öykülerini aramaya devam ediyor.