Sivil topluma göre Paris: 'iklim adaleti tarihinin başlangıcı'

Sivil topluma göre Paris: 'iklim adaleti tarihinin başlangıcı'
Sivil topluma göre Paris: 'iklim adaleti tarihinin başlangıcı'
COP21 müzakerelerinden çıkabilecek en iyi anlaşmanın bile yeterli olamayacağını düşünen sivil toplum aktörleri, şimdiden mücadelenin süreceğini ve 2016 için hızlandırılmış planları konuşuyorlar.
Haber: HANDE PAKER (*) / Arşivi

İklim Zirvesi ya da resmi adıyla Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 21. Taraflar Konferansı (COP21) resmi müzakereler, yan etkinlikler, alternatif zirve derken baş döndürücü bir hızla devam ediyor. Zirvenin ikinci haftasında bakanlar düzeyinde müzakere edilen anlaşmanın çarşamba öğleden sonra itibariyle taslak metni açıklandı. 36 saatlik bir süre zarfında tüm tarafların metin üzerinde anlaşması bekleniyor. Ancak hala üzerinde anlaşma sağlanamamış pek çok pürüzlü nokta var: Hedef küresel ısınmayı 1.5 derecede mi 2 derecede mi sınırlamak olacak? İklim değişimine uyumu kim finanse edecek? Ülkelerin Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkı Niyetleri (INDC) önümüzdeki kaç sene içerisinde gözden geçirilecek? Peki bu pürüzlerin önümüzdeki 2 gün içerisinde giderildiğini görsek, iklim değişikliğini durduracak adımların atılacağını ve halihazırda iklim değişikliğinden olumsuz etkilenen insanlar ve coğrafyalar için iklim adaletinin sağlanacağını düşünebilir miyiz? Sivil topluma göre hayır.

Sivil toplum kavramını biraz açmak lazım. Sivil toplum çok çeşitli ve birbirlerinden pek çok açıdan farklı aktörü barındırıyor. Bu geniş yelpazede yerel hareketlerden ulusal STK’lara, ağlardan girişimlere, küresel şemsiye kuruluşlardan onların yerel örgütlenmelerine pek çok aktör var. Bu çeşitliliği COP21’de de görmek mümkün. Özellikle de İklim için Eylem Alanı’nda (Zone d’Action pour le Climat- ZAC) devam eden Alternatif Zirve yapılan günlük forum ve toplantılarda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen grupları ağırlıyor.

Bu Alternatif Zirve’ye katılan sivil toplum temsilcileri COP21 müzakerelerinden çıkacak sonucun iklim değişikliğine ilaç olamayacağının altını çiziyor. Devletleri sergiledikleri vurdumduymazlıkla kırmızı çizgileri aştıkları için eleştiriyorlar. Bu eleştirilerden bir tanesi Alternatif Zirve’ye katılan Greenpeace International’ın direktörü Kumi Naidoo’dan geldi. Yürütülen müzakerelerde kullanılan teknik ve jargon yüklü dili eleştirerek bunun şeffaflığın önüne geçtiğini söyledi. Aslında tüm sivil toplum aktörlerinin tam da vurgulamak istediği siyasi bir meselenin- hayatımızı etkileyen kararlara kimin ne kadar katıldığı sorusunun- nasıl teknik bir meseleye dönüştürüldüğü.
Ayrıca, sivil toplumdan katılımcılar müzakerecilerin sivil toplumdan (ve dolayısıyla halklardan) kopuk olduğunu, ‘dışarda’ olup bitenleri görmediklerini üstüne basarak tekrar ediyorlar. Örneğin, La Via Campesina’nın Lesotho, Guatemala, Güney Kore, Fransa, Uganda, ABD ve Güney Afrika gibi dünyanın dört bir yanından gelen temsilcileri iklim değişikliğinin en önemli etkilerinin gıda üretiminde görüleceğini birebir kendi tecrübelerinden aktarıyorlar. Bu meseleyi ele alırken gıda güvenliğinden bahsetmek yeterli değil, gıda egemenliğini önemsemek gerekiyor çünkü ancak böylelikle gıdayı kimin hangi şartlar altında ürettiğini anlayabilmek mümkün. Oysa anlaşmanın taslak metininde gıda güvenliği, o da sadece bir yerde geçiyor.
Resmi müzakereler ile Alternatif Zirve arasındaki bu uçurumun belki de en iyi ifadesi sivil toplumun ‘yanlış çözümler’ olarak kurguladığı politikalar. Bu çerçevede karbon piyasaları, hidroelektrik enerji elde etmek için yapılan baraj yatırımları, nükleer santraller yanlış çözümler. Peki doğru çözümler ne? Sivil toplum bu sefer alternatifler ne olabilir sorusuna hazırlıklı gelmiş. Müzakerecilerin yaptığı gibi hangi somut adımlarla ulaşılacağı belli olmayan muğlak hedefler koymak ya da çözümden çok yeni ekolojik tahribat üreten yöntemler tartışmak yerine, alternatif çözümlerden ve iyi örneklerden bahsediyor. Bunlar arasında fosil yakıtları yer altında bırakmak, %100 yenilenebilir enerjiye geçmek, yaratıcı enerji çözümlerine odaklanmak (mesela atıktan elde edilen enerji ki buradaki iyi örnek insan atıklarından üretilen enerjiyle çalışan Uppsala ve Bristol otobüsleri) sayılabilir.
COP21 müzakerelerinden çıkabilecek en iyi anlaşmanın (ki bel bağladığı INDC’lerin 2 derece hedefini tutturamayacağı çoktan hesaplandı) bile yeterli olamayacağını düşünen sivil toplum aktörleri, şimdiden mücadelenin süreceğini ve 2016 için hızlandırılmış planları konuşuyorlar. Bir anlaşmaya varılamazsa bile bağlayıcı bir anlaşmadan daha da önemli olanın bir iklim hareketi yaratmak olduğunun ve bunun bir insan hakları meselesi olarak anlaşılabileceğinin altını çiziyorlar.
Peki bu iklim hareketi nasıl daha görünür hale gelebilir, büyüyebilir ve güçlenebilir? Bu noktada Paris sivil toplum aktörleri için hiç de kolay bir mecra sunmuyor. Geçen ay gerçekleştirilen zalim saldırılardan sonra ilan edilen olağanüstü hal devam ediyor. Sivil toplumun en görünür olacağı ve sesini sokakta yükselteceği eylemler iptal edildi. Bu da güvenlik mi daha önemli iklim değişikliği mi gibi bir ikilem ortaya çıkarıyor. Ancak bu sadece yüzeysel bir bakışla bir ikilem olarak düşünülebilir. Çünkü iklim adaletinin sağlanamadığı bir dünyada güvenliğin de sağlanamayacağı aşikar. Zaten zokayı yutmayan sivil toplumdan katılımcılar demokrasinin gerçek testinin ifade özgürlüğünün zor şartlar altında bile korunup korunamadığı olduğunu söyleyip, demokrasiyi test edeceklerinin işaretlerini veriyorlar. Alternatif Zirve’den çıkan bir sonuç: İklim adaleti ancak katılımcı demokrasiyi sahiplenmekle mümkün olacak.

*İstanbul Politikalar Merkezi