Siyasi cesaret kadın yüzüne büründüğünde...

Siyasi cesaret kadın yüzüne büründüğünde...
Siyasi cesaret kadın yüzüne büründüğünde...

Cumhuriyetçi Türk Partisi-Birleşik Güçler Milletvekili Derya Doğuş.

Kıbrıslı Türk Meclisi'nde milletvekili Doğuş Derya hayatını tehlikeye atarak kendi milletinin milliyetçiliğinin-düşmanınınkinin değil- en karanlık yüzünü açığa vurmaya cesaret etti.
Haber: SIA ANAGNOSTOPOULOU / Arşivi

Bu günlerde Yunan toplumu, sadece tarihçilerin ilgilenmesini isteyeceğimiz bir geçmişin hortladığı müthiş hastalıklı bir dönemden geçerken, başka toplumlar ise ciddi emeklerle, ağır geçmişlerinin yükünün üstesinden gelmeye çalışıyorlar. Yunan toplumu diktatörlük sonrası tarihinin en can alıcı noktasında, çoğunluğu acizlikten muzdarip ve kabadayılık ve maçoluk aşılamaktan ya da korku tellallığı yaparak boyun eğmeyi öğütlemekten öteye gidemeyen siyasi aktörlerden oluşuyor (örn. kadın paltosu koklamak gibi) (1)

Başka diyarlarda, başka siyasetçiler ise direnişi ‘öğretiyorlar’ ve topluma korkmamayı tekrar gösteriyorlar. Başka bir yerde ve başka toplumlarda kadın siyasetçiler bazı erkek meslektaşlarının maçoluğunu tekrar üretmeyi seçmek yerine o en sıkı maçonun -ordunun- işlediği suçları “yüzüne vurabiliyor”. Kıbrıs’ta, Kıbrıslı Türk meclisinde –evet bu ‘sözde mecliste (2) – bir kadın milletvekili, cesaret, yüreklilik ve sadece bilinçli insanlarda olabilecek bir yiğitlikle Türk ordusunun 1974’deki işgal sırasında işlediği suçları kınadı.

Öncelikle Kıbrıslı Rum kadınların uğradığı tecavüzü kınayarak bize gerçek direnişin kendi milletinin ‘kutsal ve kutsanmışlarına’ karşı göğüs germek olduğunu gösterdi.

CTP-BG (3) (sol) milletvekili Doğuş Derya, Türk milletinin mutlak sembolüne, “Kıbrıslı Türklerin kurtarıcısına”, erkek iktidarına, erkekliğe ve milletin gücünün timsaline karşı, açıkça konuşmaya cesaret eden kadın. Doğuş Derya, tek başına bir kadın, kendi hayatını doğrudan tehlikeye atarak cinsiyetçilik ve maçoluğun en karanlık yüzünü, başka ‘düşman’ bir millete değil, kendi milletine ait milliyetçiliğin en karanlık yüzünü, kendi işine gelen olan düşmanın değil de kendi milletinin ordusunun başka bir ülkeyi işgalinin en karanlık yüzünü -yani kurtarıcı ordunun tecavüzlerini- ifşa etme cesaretini gösterdi. Doğuş bu hareketiyle kendini hedefe dönüştürdü ve hatta ordunun silahlarla zorla kabul ettirdiği gibi en uç maço milliyetçiliğin hedefi haline geldi. Kıbrıslı Türk ve Türkiye gazetelerinde çıkan haberler , kendisine yöneltilen tepkiler, saklanmak zorunda kalması da bu durumun göstergesidir. Ancak Doğuş bir toplumun, rakibinin veya düşmanının gizlileri ve saklılarını ifşa ederek değil, kendi muhakkaklarını eleştirebilen, kendi sırlarını itiraf eden, kendi söylenmeyenlerini söyleyebilen siyasetçileri olduğu zaman o toplumun özgürlüğe kavuştuğunu, o toplumun belleğini gözden geçirerek geçmişiyle -dolayısıyla geleceğiyle de- cesaret göstererek yüzleşebildiğini biliyor.

Solcu bir siyasetçi olan Doğuş Derya, Kıbrıs’ta federasyonun gerçekleşmesi için, siyasetçilerin “günah işlemeleri”, topluma kutsal ve kutsanmış olarak dayatılanları siyasi gündeme taşımaları gerektiğini biliyor. Doğuş Derya siyasi anlamda feminist; zira feminizmin maçoluğa gülünç ve çirkin dokundurmalarla cevap vermek yerine, maçoluğun en somut simgesi olan milliyetçiliğe – ve onun ete buda bürünmüş hali olan orduya- karşı duru ve açık ifadeler inşa ediyor. Kıbrıs Rum tarafında Doğuş’un yönelttiği suçlamalar, ‘düşman’ tarafın saflarında yer alan birinin suçlarını ortaya döktüğü zaman duyulan tatminle karşılandı. Söz konusu suçlamalar Kıbrıslı Rumların kendilerini haklı çıkarma duygusunu, düşmandan çok çekmiş kurbanın haklı çıkma duygusunu tatmin etti. Yine de Doğuş’un duruşunun özünü gerçekten anlayabilen siyasetçiler de çıktı. Bunun en iyi örneği, eski Kıbrıs Cumhuriyeti Devlet Başkanı Dimitris Hristofyas’ın demeciydi. Hristofyas, her iki toplumda da toplumsal belleğin gözden geçirilmesi ihtiyacının altını çizdi. Başkan adayı olduğunda da konuştuğu gibi, Kıbrıslı Rumlar tarafından katledilen Kıbrıslı Türklerin mezarları hakkında tekrar konuştu. Yani, Kıbrıs Rum toplumunun kendi geçmişine dönüp 1974’ten değil de 1963’ten başlayarak ortak belleklerinde çok milliyetçilik, çok maçoluk ve bu yüzden de çok kan olduğunu, Kıbrıs Türk toplumuyla beraber görmesi gerektiğini tekrar söyledi. Hristofyas milliyetçiliğin emperyalizme karşı mücadele verdiği zamanlarda bile onun bir ürünü olduğunun farkında ve bunun altını çiziyor. Bu şekilde Sol’un antiemperyalist olabilmesi için öncelikle milliyetçilik karşıtı olması gerektiği konusunda kuşkuya yer bırakmıyor.

Tabi kendi ülkemizin siyasi sisteminin en derin krizlerinden birini geçirdiği bu dönemde Kıbrıs’la uğraşmamızın ne anlamı olduğu sorgulanabilir. Bunun, özellikle de şimdi çok büyük anlam taşıdığına inanıyorum. Özellikle şimdi, siyasetçilerin bir kısmı Doğuş’un sahip olduğu cesareti göstermek bir yana, tüm acizliğini ortaya koyarken. Sadece iktidarı kaybetmemek uğruna bir toplumu korkudan büzülmüş ve solmuş halde tutmak için (bir zamanlar aynı toplumu yalandan bir dayılıkla dopinglediği gibi) feci bir korku tellallığı yapan (zamanında yöneticilerinin de benzer bir kabadayılık yaptığı gibi) hükümetten bahsetmiyorum. Bağımsız milletvekillerinin sefilliklerinden bahsediyorum ama konu sadece onlar değil. Burada acıklı olan, harap bir toplumun, siyasi atmosferin hastalıklı halini, Cumhurbaşkanı seçimlerindeki duruşlarıyla ağırlaştıran ağlanası siyasetçilerin ellerine bakıyor olması (4). Siyasi yoklukları üzerinden müzakere yürüten, siyasetin televizyon aracılığıyla veya televizyon için yapıldığı bir ülkede, hiçbir siyasi cesarete ve yürekliliğe sahip olmadan kendi ahmaklıklarını yeniden üreten tüm bu siyasetçilerden bahsediyorum. Bu toplumun en kritik tarihi anında, her şey birilerinin paltosu veya paltosuzluğu, rüşvet ve rüşvet ithamları ve bazı siyasetçilerin safi utanç uyandıran beyanatları ve karşı beyanatları üzerinden yürümekte. Tüm bunlar da bu toplumun çöktüğü anda, bu toplumun karşı koymayı öğrenmesi gereken anda, bu toplumun bir geleceğe sahip olabilmek için acil durum ilan ederek belleğini gözden geçirmesi gereken bir zamanda… Tüm bunların bir ‘sözde meclis’te değil de gerçek bir Mecliste gerçekleşiyor olması ne kadar yazık!

(Çeviri: Meriç Özgüneş)

* Bu yazı Hronos internet portalında Aralık 2014’te yayımlanmıştır. http://www.chronosmag.eu/index.php/s-gspl-t-gl-s-s-p.html

* Sia Anagnostopoulou Panteion Üniversitesi Tarih ve Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyesidir.

1- Ç.N.: Yazar Aralık 2014’te Başkanlık seçimleri öncesinde bağımsız milletvekili Psarianos’un diğer bir bağımsız kadın milletvekili R. Makri’nin paltosunu mecliste koklamasına atıfta bulunuyor.

2- Ç.N.: Yunanistan’da KKTC için ‘sözde devlet’ ibaresi kullanılıyor. Yazar bu ibareyi ironik olarak kullaniyor.

3- Cumhuriyetçi Türk Partisi-Birleşik Güçler.

4- Ç.N.: Geçen ay Yunanistan’da üç kez oylama yapılmasına rağmen yeni Cumhurbaşkanı seçilemedi.