Terör bir eko-sistemdir... Ve hepimiz onun bir parçasıyız

Terör bir eko-sistemdir... Ve hepimiz onun bir parçasıyız
Terör bir eko-sistemdir... Ve hepimiz onun bir parçasıyız
Terör konusunda 'gücü' esas alan geleneksel paradigmadan 'empatiyi' esas alan terör eko-sistemi paradigmasına geçmemiz gerekiyor. Yoksa Türkiye'nin üzerine yavaş yavaş sinen ölüm kokusu hepimizi zehirleyecek. Ama nedir terör eko-sistemi paradigması ve 'biz' niçin terörün bir parçası olmak zorundayız?
Haber: METİN GÜRCAN (*) - metin.gurcan@bilkent.edu.tr / Arşivi

22 Temmuz’dan bu yana canımız burnumuzda, öfkeliyiz. AA’nın derlediği bilgilere göre (http://www.aa.com.tr/tr/turkiye/578399--teror-saldirilarinda-45-gunluk-bilanco) devam eden çatışmalarda son 45 günde 55 güvenlik görevlimiz (asker, polis ve korucu) şehit edildi, 14 sivil vatandaşımız hayatını kaybetti ve 192 kişi yaralandı. Bu her günde memleketin bağrına taş gibi oturan ortalama 1.53 ölüm ve 4.26 yaralanma demek. PKK tarafındaki ölümlerin sayısı ise yüzlerle ifade ediliyor. Al-Monitor’den Zübeyir Erdoğan’a (http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2015/08/turkey-kurds-pkk-peace-process-bill-for-ending.html) göre bu çatışmaların ekonomik maliyeti şimdiden 55 milyar $’ı bulmuş durumda.

Eski bir asker olarak Güneydoğu’dan bilirim. Şehit veren her birliğin üstüne bir süre ‘ölüm kokusu’ siner. Bu koku ile hayat durur, zaman akmaz, her şey anlamsızlaşır, dişler ve yumruklar sıkılır, her yer buram buram öfke kokar. Şimdi görüyorum ki yavaş yavaş Türkiye’nin üzerine ve geleceğine bir ölüm kokusu siniyor. Ülkemde hayat duruyor, zaman akmıyor, her şey anlamsızlaşıyor. Ancak daha da önemlisi dişler ve yumruklar sıkılıyor, her yeri buram buram öfke kaplıyor.

İşte anlatacaklarım tam da bu ‘öfke’ ile ilgili. Yukarıdaki karamsar bilanço ortada. Peki bu bilançodan kim sorumlu, kime öfke duymalıyız? Yazımın amacı bu soruya cevap aramak.

İçine ölüm sinen her öfkede biraz da yansıtma isteği vardır. Kendini o ölümün soğuk sorumluluğundan kurtarma, sorumluluğu üzerinden atma çabası. Gene Güneydoğu’dan bilirim. Tim komutanı tercihini yapar ve emrini veriri: ‘Bu güzergahtan gidilecek.’ Kendisine ‘Komutanım o güzergah mayınla tuzaklanmış olabilir. Diğer güzergahtan gidelim uygun görürseniz’ diyen tim komutan yardımcısına kızar. Çünkü askerlikte ‘emir mütalaa edilmez’ her şart ve koşulda ‘mutlak itaat’ istenir. Operasyon başlar. Komutanın istediği güzergahtan gidilir ve tam da ‘o güzergahtan gitmeyelim’ diyen tim komutan yardımcısı mayına basar ve şehit olur. Şimdi düşünün tim komutanının belki de mezara kadar gidecek o yansıtma, sorumluluğu üzerinden atma çabasını. Sonuç ne ölüm? Suç kimde: mayına basan tim komutan yardımcısında mı (çünkü o bastı. Onun attığı adım mekanizmayı tetikledi), emri veren kendisinde mi? ‘Suç acaba ben de mi onda mı?’ işte o lanetli soru ve sorumluluğu ölen yardımcısına atarak aşma çabası tim komutanının beynini kemiren bir kurt olarak mezara kadar ona yoldaş olur.

İşte aslında içine ölüm kokusu sinen ‘terör’ de soğuk bir kavramdır. Terör kelimesini duyunca önce bir irkiliriz, sonra ondan uzaklaşmaya, ucu bize dokunmadıkça yokmuş gibi davranmaya ve ondan kaynaklanan sorumlulukları üzerimizden atmaya çalışırız. Bunların hepsi normal insani refleksler. Ama ya toplumsal düzeyde ve aklın, rasyonelitenin önde olması gereken siyasi boyutta bu refleksler insani olsa da ne kadar sağlıklı?

Her yönüyle siyasi kutuplaşmanın bir aynası haline gelen medyamızdaki haber ve yorumlar analiz edildiğinde ‘Yukarıdaki bilançonun sorumlusu kim?’ sorusuna yanıt olarak;

- PKK,

- PKK ve HDP,

- PKK,HDP ve yerli müttefikleri,

- PKK,HDP, yerli müttefikleri ve dış güçler,

- Cumhurbaşkanı Erdoğan,

- Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP

- İktidarı ve muhalefeti ile siyaset

Veya yukarıdaki seçeneklerin çeşitli kombinasyonlarının öne sürüldüğü görülüyor. ‘Bu bilançonun sorumlusu kim?’ sorusuna benim cevabım mı? Çok basit ‘BİZ, HEPİMİZ.’ Çünkü bana göre terör bir eko-sistem ve hepimiz onun bir parçasıyız. Aldığımız kararlar ve yaptıklarımızla veya almadığımız kararlar ve yapmadıklarımızla aslında bu bilançoyu biz, hep birlikte ürettik. Ölen her şehidimizin kanında hepimizin sorumluluğu var.

TERÖR KONUSUNDA GELENEKSEL PARADİGMA

Hani dedim ya ölüm kokan ‘terör’ kavramından uzak durma, sorumluluğu üzerine almama ve yansıtma insani bir reflekstir. İşte bu zihinsel refleksin bir sonucudur  terörü ve terörle ilişkili olan her şeyi önce ötekileştirme sonra şeytanlaştırma çabası. Bu çaba bizi bizi dikotomik (ikili) bir bakış açısına götürür. Bu paradigmada her kavram ve olgu bir huninin içinden akan su misali daralır, daralır ve günün sonunda ‘ben’ ve ‘öteki’ ilişkisine dönüşür. İşte bu yüzdendir mevcut paradigmada terör ve terörle mücadele günün sonunda gayri-milli ile millinin, hainle vatanseverin, batıl ile hakkın, ‘gavurla’ ‘İslamın’, Kabil’le Habil’in mücadelesine dönüşür. Ötekileştirme terörden uzaklaşmayı, şeytanlaştırma da sorumluluğu üzerinden atmayı sağlar. Bu sayede terör ve teröre ait olan her şeyle her türlü mücadele meşruiyet zeminine çekilir ve her şey ‘yasal, helal, görev, vacip ve hatta farz-ı ayn’ olur.

 

Terörden kendimizi ne kadar uzaklaştırırsak onunla ‘ben-öteki’ ilişkisi o kadar güçlü kurarız.  Güçlü bir ‘ben-öteki ilişkisi de günün sonunda karşısındakinin bileğini önce bükmeye sonra kırmaya, sonra karşısındakinin tüm varlığını yok etmeye en sonunda da ötekinin tüm izlerini dünyadan tamamen silmeye dönük bir mücadeleye kapı aralar. Artık bu ‘biz ve bizden olanla’ ‘terör ve terörden olanın’ karşısındakine yaşam hakkı tanımadığı bir şiddet spiralidir. Empatiye ve karşısındakini  anlama çabasına yer tanımayan bu paradigmada zaman geçtikçe şiddet spirali tarafları öylesine içine çeker ki karşısındakinin aman dilemesine bile imkan tanımayan şiddetin araçtan amaca dönüştüğü dramatik bir tablo da ortaya çıkabilir.

TERÖR KONUSUNDA ÖNERDİĞİM EKO-SİSTEM PARADİGMASI

Terör konusundaki Eko-sistem paradigmasında da bir ‘ben ve öteki’ ilişkisi vardır ama bu ilişki empati yapma ve karşısındakini anlamaya çalışmayı engellemez. Çünkü bu paradigmanın temel varsayımı şudur: ‘Hem karşı tarafın hem de bizim yaptıklarımız terör eko-sisteminin bir parçasıdır. Bu nedenle sonuçtan (bilançodan) her zaman %50 karşı taraf, %50 biz sorumluyuz.’ 

 

Bazı okuyucularımızı rahatsız edebilir ama bu paradigmada ‘biz’ de ‘terör’ kümesinin içindeyiz. Yani bu paradigmada yukarıdaki ‘ben-terör’ ilişkisinin aksine her iki taraf da terör kümesinin içinde olunca bir ‘ben ve öteki’ ilişkisi var. Yani aslında bizim tercihlerimiz, yaptıklarımız/yapmadıklarımız da ‘terörün’ bir parçası. Kısaca ‘biz’ %50 teröristiz, %50 ‘biziz.’ Ama unutmayın ‘öteki’nin de yarısı terörist, yarısı değil. Daha da önemlisi her iki taraf da sonucun veya çözüm, ancak %50’sini etkileyebildiğinin farkında.

Empati ve karşıdakini anlama bu paradigmanın olmazsa olmazı. Çünkü taraflar hem sorunun %50’sinin kendisinden kaynaklandığını hem de çözümün %50’sini etkileyebileceklerinin farkındalar. Müzakereye açıklık ve karşısındaki ile asgari de olsa bir güven ilişkisi kurma ihtiyacı bu paradigmanın bir başka olmazsa olmazı. Belki de en önemlisi bu paradigmada her iki tarafın da hem tarih hem de gelecek nesiller önünde sorumluluğu üzerine alma, ‘biz beraber başardık’ veya ‘biz beraber kaybettik’ deme dürüstlüğünü gösterme zorunluluğu.

Bu paradigmada başta Ankara’daki siyasi ve askeri karar alıcıların kararları, sahadaki güvenlik güçlerinin mücadele stratejileri, sivil toplumdaki tartışmalar, bölünmeler ve karşılıklı suçlamalar, yani anlayacağınız her şey terör eko-sisteminin bir parçası. Kısaca söylediğiniz bir söz, attığınız bir tweet, yaptığınız bir yorum, yazdığınız bir yazı, aldığınız bir karar terörle ilgili ise onlar ve dolayısı ile siz de terör eko-sisteminin bir parçası haline geliveriyorsunuz. Bu kısaca şu demek: Eğer terör eko-sisteminde bir etkileşim yaratıyorsanız o zaman siz terörün de bir parçasısınız.

TERÖR EKO-SİSTEMİ PARADİGMASININ BUGÜNKÜ ÇATIŞMALARA UYARLANMASI

Şimdi baştaki soruya geri dönelim: Yazının en başındaki bilançodan kim sorumlu? Terör Eko-sistemi paradigmasına göre hemen %50’lik sorumluluğu ‘öteki’ olan PKK’ya veriyoruz ve sorumluluğun %50’ni ‘biz’ alıyoruz. Ne de olsa bu terör eko-sisteminin %50’ni biz oluşturuyoruz. (Burada kısa bir not: Umarım PKK cephesinden bir ‘asimetrik heval’ çıkar da bu paradigmayı PKK’nın %50’ne uygular. Bu sayede o cephedeki %50’ye dair ip uçları elde etmiş oluruz.)

Yukarıdaki bilançonun sorumluluğun %50’sini ‘biz’ aldığımıza göre şimdi kritik soruya geldik: ‘Biz’ kimiz? Not: Sorunun önemine binaen bu cümle sizin biraz daha soru hakkında düşünmenizi ve kendi cevabınızı bulmanızı sağlayacak boş cümledir. J Düşündünüz ve bulamadınız ise işte ‘biz’ kümesi:

1. Son 13 yıldır ülkeyi tek parti iktidarında yöneten AKP ve karar alıcıları

2. İktidar partisi ve muhalefeti ile Ankara’daki ‘sivil siyaset’

3. Ankara’daki devlet bürokrasisi (MİT, TSK vb.)

4. Bu mesele üzerine kafa yoran elitler

5. Sivil Toplum

Gene terör eko-sistemi paradigmasına uygun gidersek gönül ister ki yukarıdaki her aktör ‘bize’ düşen %50’nin, %50’sini kendisine düşmüş bir pay olarak kabul etmesi. Ama tabi MHP karar alıcılarına ‘yukarıdaki bilançonun ‘bize’ düşen %50’sinin %50’sinin sorumluluğu sana ait’ desek acaba ne tepki verirler? Veya daha ilginci: Acaba HDP ‘bize’ düşen %50’nin %50 sorumluluğunu mu yoksa ‘öteki’ bildiğimiz PKK’nın %50’sinin %50 sorumluluğunu mu almak ister?  Aslında HDP hem ‘bize’ düşen %50’den hem de PKK’ya düşen %50’den sorumluluk alsa ve buna uygun stratejilerini belirlese çözüme giden yol olabilir mi?  Veya AKP acaba ‘Hayır durun, bize düşen %50’nin tamamı benim sorumluluğum’ deme ali cenaplığını gösterir mi? Acaba TSK’ya ‘bize’ düşen %50’den ne kadar vermeliyiz? (Burada eski kurumuma bir jest yaparak ben kişisel görüşümü paylaşmak isterim: Bence %0. Çünkü TSK bana göre çözüm sürecinin en dürüst ve en maskesiz aktörü oldu.) MİT’e ‘bize’ düşen %50’den bir pay verme asla ve kat’a haddim değil, kendileri ne kadar uygun görürlerse alabilirler, arz ederim.  Bu mesele hakkında kafa yoran elitlerin payını da bence en iyi sivil toplum verir. Sivil topluma gelince, Türkiye’de böyle bir aktör var mı sıkı bir akademik tartışma lazım. O nedenle EY elitler gene altınız kuru, iyisiniz.

Sonuç olarak; espriyi bir kenara bırakırsak 28 yıllık bir askeri mücadeleden sonra 2.5 yıllık bir çatışmasızlık ve müzakere süreci yaşadığımız Kürt meselesi yeniden bir şiddet sarmalına dönüştü. Ankara’daki siyasi irade müzakere sürecinden askeri mücadeleye hızlı bir U-dönüşü yaptı. Bu U-dönüşü aslında geleneksel paradigmadan, önce çözüm süreci sayesinde eko-sistem paradigmasına geçişi oradan da tekrar geleneksel paradigmaya hızlı bir savrulma anlamına geliyor. Ama unutmayın terör eko-sistemi paradigması bir defa denendi mi artık bu paradigmanın dayattığı gerçeklikle ve dürüstlükle meseleleri yorumlamak gerekir. Tersi mi? Geleneksel paradigmayla birbirimizi öldürmeye devam etmek, bölgesel ve küresel dinamiklerde ciddi değişimler yaşanırken iç enerjimizi bu çatışmayla tüketmek ve çocuklarımıza iyi bir miras bırakamamak demek.  Unutmayın önce çuvaldızı kendinize batırıp sonra haliniz kalırsa iğne batıracak başkalarını aramaya  başladığınızda terör eko-sistemindesiniz demektir. Yok çuvaldızı kendinize değil de hala ‘ötekine’ batırmayı düşünüyorsanız ne yazık ki ben bu yazıyı boşuna yazmışım siz de bu son cümleye kadar boşuna okumuşsunuz demektir.

 

* Özel Kuvvetler bünyesinde yetişti. 1998-2014 arası TSK'nın değişik birimlerinde görev aldı. 8 yıl Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Irak, Afganistan, Kazakistan ve Kırgızistan’da operasyonel, irtibat ve eğitim faaliyetleri yürüttü. Gürcan, 2008-2010 yılları arasında ABD Deniz Kuvvetleri Enstitüsü’nde ‘Bölgesel Kürt Yönetimi ile Bağdat merkezi yönetimi arasındaki çevre-merkez ilişkisi’ adlı teziyle güvenlik çalışmaları alanında master derecesi aldı. 2014 yılında Oxford Üniversitesi'nde 'çatışmanın değişen karakteri' konusunda akademik araştırmalar yaptı. Halen Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilim bölümünde doktora tezini yazıyor ve ders veriyor.