Türkiye'nin erkek meselesi

Türkiye'nin erkek meselesi
Türkiye'nin erkek meselesi
Erkeklerin tarihin akışında bu kadar fazla söz sahibi olmasının, tabiri caiz ise dizginleri en başından eline geçirip sıkı sıkıya yapışmasının altında derin varoluşsal bir eziklik yatmaktadır.
Haber: TURGAY OĞUR / Arşivi

Türkiye ’nin artık resmen kabul etmek ve adını koymak zorunda olduğu büyük bir meselesi vardır: Erkek Meselesi. Bu aslında bütün dünyanın en eski meselesidir. Ekonomik gelişmeyi tamamlamış sosyal gelişmeye kafa yormuş batıda büyük oranda iyileşmiş, bizim gibi doğu toplumlarında ise metastaz evresine geçmiş bir hastalıktır. Ciddi hasta olduğumuzu kabul etmek, kadına şiddetten siyasetteki hırçınlığa kadar pek çok yansıması olan bu sorunu çözmemiz adına ilk ciddi adım olacaktır. Bir sonraki aşamada ise zihin dünyamızdan kelimelerimize kadar bütün bir hayata neşter atmamız gerekecektir.

Erkek olmayı sevmek

Bu neşterlerin ilki toplumdaki erkek-kadın statülerine atılmalıdır. Siyasette, edebiyatta, sporda, televizyon dizilerinde, gündelik dilde erkeklik tüm övgüleri toplamaktadır. ‘Adam gibi Adam’ın en büyük övgü ifadesi olduğu bu yerde kadınlara da anca “erkek gibi kadın” olmak düşmektedir.

Erkek olmanın fazlasıyla iltifata tabi olduğu, maçoluğun norm haline geldiği; bunun yanında inceliğin, hassaslığın, kibarlığın hatta hijyenin bilinç altını besleyen metinlerde durmadan aşağılandığı bizim gibi toplumlarda yetişen erkekler için arzu nesnesi “kadın” değil “erkek” olmanın bizzat kendisidir. Kısacası Türkiye’nin ortalama erkeği kadınları değil erkek olmaya sevmektedir. Kadına şiddetin altında yatan en temel etken erkeklerin içinde bulunduğu bu kaotik durumdur. Bu derin çatışmanın ortasında kalmış erkekler için kadın, heteroseksüel bir hapishanede olduklarını yüzlerine vuran parmaklıklardır. İç görüsü gelişmemiş bir toplumun ferdi olarak dünyaya gelmiş erkeklerin yapabildiği tek şey de o parmaklıkları yumruklamaktır. Metroseksüellik bu çaresizlikten bir çıkış fırsatı olabilirdi ama sanırım bu kavram dünyada en önce Türkiye’de boğuldu.

Kesin çözüm kadının toplumdaki statüsünün arttırılmasıdır. Kadına pozitif ayrımcılık, kadınlara adalet sağlamaktan daha çok erkeklerin iyileşmesi için gereklidir.

“Seven kıskanır” marazı

Kelimeler, deyimler, düşünce kalıpları neşterden nasibini alması gereken diğer bir alandır. ‘Seven kıskanır’ bu toplumun ürettiği en marazi düşüncelerden biridir. “Kıskanmak” bir erkeğin bir kadına “şırfıntı” “yollu” demesinin bir başka formudur. Durum bu kadar nettir. Maalesef kıskanma duygusu kadınlar tarafından da talep edilebilmektedir. Kıskanmayan erkeğe tavır koyan kadınlar olması büyük bir anomali içinde yaşadığımızın resmidir. Kıskanma duygusunu toplumun genlerine nakşetmek için kültürel kodlar da bolca yardıma çağrılmıştır. Benim favorim; “domuzların kıskanma duygusu olmadığı” vurgusudur. Domuz olunca akan sular durur da kimsenin aklına “sekiz yıl bir yastığa baş koyan kedi çiftler nerede?” diye sormak gelmez.

Kıskanmayı delikanlılığın fabrika ayarı olarak gören erkek aslında karısına ya da çevreye değil en nihayetinde kendine güvenmeyen erkektir. Bulabileceği çıkış yolu yine “parmaklıkları” yumruklamaktan başkası olmayacaktır.

Kadın-erkek ilişkisinden kıskanma kavramını söküp atmak, ayıplamak için kampanya başlatılmalıdır.

Varoluşsal kompleks

Erkeklerin tarihin akışında bu kadar fazla söz sahibi olmasının, tabiri caiz ise dizginleri en başından eline geçirip sıkı sıkıya yapışmasının altında derin varoluşsal bir eziklik yatmaktadır.

Bu hayatın bitmeyen mucizesi bir canlının doğumudur. İnsanlar için kuşkusuz en heyecan verici olanı da bir insanın doğumudur. Bu büyük hikayede kadına ve erkeğe de birer rol verilmiştir. Bir insanın yaratılması en bilinen tanımıyla dokuz ay on gün yani 403.200 dakika sürmektedir. Bu uzunluktaki bir filmde erkeklerin rolü sadece iki dakikadır. Tokat gibi yüzümüze çarpan gerçek, erkeğin bu hayatın en görkemli filminde sadece figüran olmasıdır. Bu durumu kendine yediremeyen erkeklerin hayatın başka filmlerinde baş rol kapma yarışına ise kısaca “şiddetin tarihçesi” diyoruz.

Erkeklerin bu gerçekle yüzleşmesi ve kabullenmesi dışında bir seçenekleri yoktur.

İslam ve kadın

Toplumsal sorunların tespitinde ve çözümünde dinleri göz ardı etmek mümkün değil. O halde cesurca itiraf etmeliyiz! İslam “kadın” konusunda tahrif edilmiştir. Yüzlerce yıl önce Cuma Hutbesinde kadınların evlilikte “mihr” miktarını yüksek tuttuğundan şikayet eden Halife Ömer’e itiraz eden, İslam dünyasının tepesindeki adamı adeta cemaatin ortasında paylayabilen kadından; bugün camilere kaçak yolcu gibi sokulan, kıyı bucaklarda saklanan kadına nasıl gelindiğinin cevabı pek çok sorunun da cevabı olacaktır. İslam’ın “kadına bakışı” diye günümüzde ortaya konan bilgiden Türklerin, Kürtlerin ve Arapların törelerini ayıklamak tonlarca pirincin taşını ayıklamaktan daha uzun sürecektir.

Bu acı gerçeğin kabul edilmesi ve literatürün sil baştan yeniden yazılması gerekir. İslam kadınla yeniden tanışmalıdır.

Peygamberler ve ilk insan

Semavi dinler iki noktada erkeğin kadına üstünlüğünü taslamaktadır:

Birincisi; hiç kadın peygamber gelmemiş olmasıdır. Hatta, buna neden olarak da regl hali, hamilelik hali, annelik görevleri gibi “zaaflar” öne sürer din adamları. Oysa hiç kadın peygamber gelmemesinin açıklaması çok basittir. Tanrı sapıtan topluluklara peygamber gönderdiğini söylüyor. Kadınlar hiç sapıtmamıştır.

İkincisi ise ilk insanın bir erkek olmasıdır. O erkek kilden ve çamurdan yaratılmış, kadın da o erkekten yaratılmıştır. Burada erkeklerin övüneceği ne var anlamak mümkün değil. Bu hesaba göre; erkeğin hammaddesi çamur, kadının hammaddesi insandır. Sütün hammaddesi ot ve küspe, peynirin hammaddesi süt olduğu gibi. Üşenmeyelim, market raflarına bakalım, peynir mi daha kıymetlidir, süt mü öğrenelim ve bu celseyi sonsuza kadar kapatalım.

* İletişimci