Türkiye'nin gazetecileri birleşin!

Meslektaşlarının kaleminin susturuluyor olması karşısında ne yazık ki gazetecilerden gelen tepki, meselenin çözümüne yönelik olmaktan ve mesleki dayanışma ruhunu yansıtmaktan tamamen uzak
Haber: SEZİN TEKİN* / - sezintekin@gmail.com / Arşivi

Türkiye geçen haftadan bu yana farklı emek kesimlerinin haklı iş bırakma ve protesto eylemlerini izliyor. Önce kamu emekçileri hükümetin önerdiği zam oranını protesto etmek üzere iş bıraktı ve meydanları doldurdu. Daha sonra da Hava-İş, TBMM’nin gündemindeki havacılık işkoluna grev yasağı öngören yasa tasarısına karşı çıkma amacıyla iş yavaşlattı. Eylem sırasında THY, 200’den fazla uçuşunu iptal etmek zorunda kaldı ve gerçekleşebilen seferlerde 4-5 saati bulan gecikmeler yaşandı.
Genel olarak emekçilerin hak mücadelesinin, tıp biliminden ilhamla kavramsallaştıracak olursak, iki yöntemsel amaca hizmet ettiği söylenebilir: Mevcut haksızlığı düzeltme ve/veya gelecekte benzer haksızlıkların yaşanmasını önleme. Gerek kamu emekçilerinin grevi gerekse Hava-İş Sendikası’nın önderliğinde yürütülen iş yavaşlatma eylemi, kısa vadede kendilerine yapılan haksızlığı düzeltmeye yetmemiş gibi görünüyor. Zira kamu çalışanları için Hakem Kurulu’nun belirlediği 4+4 ve 3+3’lük zam oranları beklentilerin çok altında. Keza Hava-İş’in son derece iyi örgütlenmiş eylemine rağmen, havacılık işkoluna grev yasağı getiren tasarı Meclis’ten geçti. Ancak bu tablodan emekçilerin eylemlerinin boşuna olduğu sonucu çıkarılmamalı. Nitekim bu türden örgütlü mücadeleler, orta ve uzun vadede talep edilen hakkın meşruiyeti konusunda bir toplumsal bilinç yaratılmasına katkıda bulunur ve hak arama kültürünün pekişmesi sayesinde gücünü hem nicelik hem de nitelik olarak artıran emek, benzer haksızlıkların tekrarlanmasını önleyici rol oynayabilir. O nedenle son günlerde Türkiye’de yaşadığımız kitlesel protestolar, kısa vadede etkileri ne olursa olsun emek mücadelesinin geleceği bakımından çok önemli ve değerli.

Ancak bu yazının asıl konusu kamu çalışanlarının ya da havacılık emekçilerinin haklı ve onurlu mücadelesi değil. Emek cephesinde yaşanan bu gelişmeler ister istemez akla haksızlık ve adaletsizliklerin iyice ayyuka çıktığı bir başka iş kolunu getiriyor: Gazetecilik. Tam da protesto eylemlerinin gerçekleştiği şu günlerde kalemi o veya bu şekilde susturulan gazeteciler kervanına bir isim daha eklendi. Yeni Şafak gazetesinin 16 yıllık yazarı Ali Akel. Akel, 25 Mayıs’ta kaleme aldığı ve Başbakanı Roboski sonrasındaki tutumu nedeniyle eleştiren yazısı nedeniyle işinden edildi. Bundan kısa bir sure önce de Fenerbahçe - Galatasaray maçı sonrasında attığı bir tweet nedeniyle Ergun Babahan’ın Star gazetesindeki işine apar topar son verilmişti. Bu isimlere gelmeden önce benzer şekilde siyasi nedenlerle kalemi susturulan daha pek çok gazeteci saymak mümkün; Nuray Mert, Emin Çölaşan, Bekir Coşkun, Ruşen Çakır, Mine Kırıkkanat bunlardan yalnızca birkaçı. Bir de kalemi susturulanlara aylardır cezaevinde tutulan gazetecileri eklediğimiz zaman , ortaya 2. Abdülhamit’in İstibdat dönemini aratmayacak bir “basın özgürlükleri” tablosu çıkıyor. (Arena Kongresi’nde Başbakanın, II. Abdülhamit ile yan yana dev posterlerinin kullanılmış olması, tarihin bir cilvesi olsa gerek!)
Meslektaşlarının kaleminin susturuluyor olması karşısında ne yazık ki gazetecilerden gelen tepki, meselenin çözümüne yönelik olmaktan ve mesleki dayanışma ruhunu yansıtmaktan tamamen uzak. Her fırsatta Türkiye’de basın özgürlüğünün ayaklar altında olduğunu haklı olarak dile getiren köşe yazarları, siyasi nedenlerde işlerine son verilmiş olan meslektaşlarını aslında sadece “sözde” savunuyor ya da “-miş gibi” yapıyor. Bir başka deyişle, emeğin ve dayanışmanın dilini, yani örgütlü mücadeleyi kullanmak yerine, günlük kısır siyasi çekişmelerinin tuzağına düşüyor. Bunu yaparken de meslektaşını konunun öznesi yerine nesnesi haline getirerek araçsallaştırıyor. Böylelikle susturulan gazeteciler, bizzat kendi meslektaşları tarafından hükümeti eleştirmekte kullanılan yüzlerce argümandan herhangi birine indirgenmiş oluyor. Neticede gazetecilerin işine tek bir yazı nedeniyle bir gecede son verilmesi vaka-i adiyeden sayılmaya başlanıyor ve konu, Türkiye’nin başdöndürü hızla değişen gündeminin içinde eriyip gidiyor. Kısacası kalem kırıldığıyla kalıyor. Maalesef bunun durumun müsebbiblerinden biri de mesleklerine ve meslektaşlarına sahip çıkmayan, dayanışmanın değil sataşmanın dilini konuşan gazetecilerin ta kendisi.

Bir gazeteci ne zaman iş bırakır?
Kamu çalışanlarını düşük zam oranı, Hava-İş’i grev haklarını ellerinden alacak -ve halihazırda almış olan- yasa tasarısı greve götürdü. Gazetecilerin meslektaşlarıyla dayanışması, polemiğin değil, emeğin dilini konuşmaya başlaması için daha kaç gazetecinin kaleminin kırılması, susturulması gerekiyor?
Demokrat, antidemokrat, liberal, muhafazakar, sosyalist, kapitalist, dindar, laik… Türkiye’nin bütün gazetecileri, birleşin! Gün iş bırakma günüdür! Kalemi kırılan meslektaşlarınız için bir günlüğüne en güçlü silahınızı, kaleminizi susturun! Türkiye’de basın özgürlükleri ve mesleğinizin geleceği konusunda sahici, samimi bir endişe taşıyorsanız, koltuklarınızı kaybetme pahasına mücadeleye destek verin. Birleşerek tek günlük grev ilan edin ve gazeteniz hangisi olursa olsun, o gün tek bir satır bile göndermeyin.
Belki eyleminiz Mert’e, Babahan’a, Akel’e ve daha pek çok gazeteciye yapılan haksızlıkları bir çırpıda düzeltemez. Ancak gelecekte benzer adaletsizliklerin yaşanmasını önlemek için, meslektaşlarınızın ve mesleğinizin onuru için atılmış büyük bir adım olur.
Hadi susturun kalemlerinizi! Biri sizin yerinize susturmadan...

* Bilgi Üni., Siyaset Bilimi, Doktora