10 bin Irak askerini eğitelim

Türkiye'nin AB üyeliği zor. Ankara ABD ile ilişkileri sağlamlaştırmalı. Türkiye 10 bin Irak askerini eğitmek için ABD yönetimine teklif götürürse PKK, Kıbrıs ve AB için büyük destek alır.
Haber: ÖMER TAŞPINAR / Arşivi

WASHINGTON - Avrupa Birliği ile müzakerelerimiz zamanın-da başlayacak olmasına rağmen bunda artık pek sevinecek bir taraf kalmadı. Türkiye'nin AB'ye 'tam üye' olarak girme şansı teknik olarak devam ediyor olabilir. Ancak şansımız 'siyaseten' oldukça azalmış durumda. Bu durumu açıkça dile getirmeyenler ya aşırı saflık içindeler, ya da Türkiye'nin hedefsiz kalıp hatalar yapacak olmasından çekiniyorlar.
AB konusunda bürokratik anlamda herşey rayında gözükebilir. Hatta pollyanna'cılık oynayıp AB Komisyonu'nun bize verdiği söze sadık kalışına sevinebiliriz. Fakat gelin gerçekçi olalım. Türkiye'nin üyeliği AB Komisyonu tarafından yürütelecek bir bürokratik veya teknik süreç değil. Karşımızda isteksiz bir kıta ve siyasi bir mayın tarlası var.
Öte yandan AB ile kavga edip ipleri koparmanın hiçbir gereği yok. Bırakalım AB bir süre kendi suyu içinde kaynasın. Sürekli olarak haksızlılığa uğramışlık ve mağdur durumda olma psikolojisi Türkiye'yi fazlasıyla yıpratıyor. Daha beteri bu durum ülkedeki anti-liberal milliyetçi duyguları kamçılıyor. Peki ne yapmalı? İşe dengeli ve soğukkanlı bir analiz yaparak başlayalım. AB'ye tam üyelik şansımız hiçbir zaman çok yüksek değildi. 17 Aralık 2004'te imzalanan belgede bile Türkiye'ye temelde 'imtiyazlı ortaklık' öneren bir çerçeve sunuluyordu. Bunu anlamak için serbest dolaşım ve bölgesel yardımlar konusunda kullanılan dile bakmak yeterli. Bu alanlarda Türkiye'nin 'daimi' muafiyet içinde kalma riski açık şekilde ifade edildi. Yanlış anlaşılmasın, bu teknik belgeyi ehven-i şer diyerek kabul etmek yine de en akıllıca yoldu.
Komisyo'nun borusu ötmeyecek
Ancak Fransa ve Hollanda referandumları ortaya bu belgeyi bile aratacak bir durum çıkardı. Avrupa'da tarihi bir gelişme yaşanıyor: AB'nin teknokratik vizyonu ilk defa bu kadar ciddi bir şekilde toplum tarafından reddedildi. Teknokrasi-demokrasi çarpışmasını demokrasi kazandı. AB elitler arası uzlaşma üzerine kurulu bir projeydi. Ancak şimdi iş
değişti. O nedenle artık Komisyon'un borusu eskisi gibi ötmeyecek. Sonuçta AB hayati bir kimlik krizi yaşıyor. Bu krizin en kritik boyutunu 'genişleme' projesi oluşturuyor. Genişleme projesinin en zorlu boyutunu ise Türkiye.
İşte bu nedenle sanki AB ile hiçbir şey değişmemiş gibi davranmanın pek bir anlamı yok. Artık Batı Avrupalı hiçbir politikacı kolay kolay halka gitmeden AB ile ilgili uzun dönemli kararlar almak istemeyecek. Bu nedenle birçok AB lideri Türkiye ile müzakere sürecine bu süreç sonunda referandum yapılması şartıyla devam etmek isteyecek. Bu durum ise bizim öfkemize öfke katacak.
Bu ilk değil
Hatırlarsanız buna çok benzer bir durumu AB'nin 1997 Lüksemburg zirvesi sonrasında yaşamıştık. O dönemin Türkiyesi haliyle bugüne oranla çok daha kötü durumdaydı. Bir yandan PKK ile savaş devam ederken, diğer taraftan 28 Şubat süreci Avrupa'ya otoriter ve problemli bir Türkiye imajı sunuyordu. Bu durumu gören AB bizi çıldırtan bir karar alarak 1997 Lüksemburg zirvesinde Türkiye'yi genişleme sürecinin dışında bırakmıştı. Fakat tam iki yıl sonra, Aralık 1999 Helsinki zirvesinde, AB geri adım attı. Türkiye genişleme sürecine tekrar kabul edildi. Peki 1997-1999 yıllarında, iki sene zarfında ne oldu da böylesine önemli bir karar değişikliği içine girdi AB? Türkiye o iki yıl içinde hiçbir ciddi demokratik adım atmadı ve kayda değer bir ekonomik gelişme yaşamadı. Yani iç dinamikler nedeniyle bir avantaj elde etmedik.
Fakat iki konuda dış dinamiklerde ciddi değişiklikler yaşandı. Bu iki dış dinamik sayesinde tekrar AB genişleme sürecine girdik. Bunların birincisi 1998'de Almanya'da Hıristiyan Demokratların seçimleri kaybetmesi oldu. Kohl'un yerine Schröder geldi. Bu başlı başına çok önemli bir gelişmeydi. Bugün ise tam tersi bir durumla karşı karşıyayız. Eylül ayında Schröder seçimleri çok büyük ihtimalle kaybecek. Yerine Helmut Kohl ile aynı kafada
olan Angela Merkel gelecek.
Bu nedenle daha çok 1997-1999 döneminde işimize yarayan ikinci dış dinamik
üzerinde durmalıyız. Bu ikinci anahtar nokta ABD ile iyi giden ilişkilerdi. Washington'un Ankara lehine bütün AB başkentlerinde yaptığı lobi son derece etkili oldu. Tabii o dönemde Türkiye-ABD ilişkileri altın yıllarını geçiriyordu. Evet ama o zaman Clinton vardı ve Avrupa Clinton'a hayrandı diyeceksiniz. Doğru. Fakat şunu unutmayın; yakında Berlin ve Paris'teki yönetimler gene Amerika taraftarı olacak. Zaten Iran, Suriye ve Lübnan konusunda Fransa ve Almanya Washington ile ortak çalışıyor. Üstelik Almanya'da iktidara gelecek Hristiyan Demokrat kadronun en önemli dış politika önceliği Washington ile Schröder zamanında bozulan ilişkileri düzeltmek olacak. Aynı durum 2006 yılında Fransa'da iktidara gelme ihtimali yüksek olan Sarkozy için de geçerli. Sarkozy şimdiden ABD konusunda Chirac'la arasındaki farkları ortaya koymuş durumda. O halde bizim yapmamız gereken ABD ve AB'yi birbirine alternatif görmek yerine, tamamlayıcı unsurlar olarak tanımlamak olmalı. Bunu yapmak için AB ile işler zorlaşırken ABD cephesini sağlam tutmak gerekiyor. İşin en zor tarafı da bu zaten. Cünkü ABD ile ciddi bir stratejik ortaklığı tekrar kurmanın yolu Irak'tan geçiyor. Bizim iki temel beklentimiz ise Kıbrıs ve PKK konusunda. Bu konularda ciddi bir çıkar hesabı yapmanın zamanı geldi.
ABD Irak'ta en zor günlerini yaşıyor. Son altı aydır güvenlik konusunda hiçbir ilerleme sağlanamadı. Gerek Iraklı gerek Amerikalı ölü sayısında ciddi bir artış var. Bush yönetimi açısından işin en vahim tarafı artık Amerikan halkının sabrının taşıyor olması. Irak macerasına halkın verdiği destek sona ermiş durumda. Kamuoyunda yüzde 60 oranında çoğunluk askerleri geri çekme taraftarı.
ABD çıkış için yol arıyor
Amerika kamuoyundaki bu gelişmeleri Türkiye'nin doğru değerlendirmesi gerekiyor. Türkiye'de çoğunluk ABD yönetiminin Suriye ve İran'a saldırı planları yapıyor zannediyor. Oysa gidişat tam aksi yönde. Washington Irak'tan çıkış yolları arıyor. İçine girdiği bu bataktan, daha fazla asker kay-betmeden nasıl kurtulurum diye düşünen bir Bush yönetimi bölgede artık kolay kolay maceralara atılmayacaktır.
Burada bizim sormamız gereken çok önemli bir soru var: ABD'nin Irak'ta başarılı olmasını istiyor muyuz? Eğer bu soruya olumlu cevap veriyorsak elimizde çok önemli bir fırsat var. ABD'ye zaten ekonomik ve siyasi yönden Irak'ta destek veriyoruz diyerek işin içinden çıkmamak gerek. Zira Irak'ta temel sorun güvenlik. Washington bu durumun farkında ancak güvenliği sağlayacak yeterli derecede askeri yok. Yeni asker yollama fikrine ise kamuoyu hiç sıcak bakmıyor. Bu nedenle ABD'nin başarı planı Iraklı asker eğitimi üzerine kurulu. Zaten Irak'ta yeni siyasi düzenin meşruiyet kazanması, ancak Amerikan askerleri kademeli olarak çekilip, Irak ordusunun devreye girmesi ile mümkün olacak.
Bu süreçte Türkiye NATO cerçevesinde 10 bin Iraklı asker eğitmek gibi bir teklif sayesinde ciddi kazanımlar sağlayabilir. Iraklı askerlerin Türkiye topraklarında mevcut NATO programı kapsamında eğitilmeleri karşılığında Ankara üç konuda Washington'un desteğini isteyebilir:
1- Kuzey Irak'ta bir PKK operasyonu için Talabani ve Barzani'nin ikna edilmesi
2- Kıbrıs konusunda sivil havacılık ve ticaret konusunda ciddi adımlar.
3- AB konusunda Berlin ve Paris konusunda ortak strateji
Dış politika bir çıkarlar ve tavizler dengesi. Sizce bu alanlarda ABD ile ortaklık Türkiye'de Amerikan karşıtlığını da azaltmaz mı? Temel şart popülizm yerine siyasi liderlik olmalı.
Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü