1915'i tanımak İsrail'in ahlaki görevi

Türkiye-İsrail ilişkilerindeki bozulmanın, ABD'deki Yahudi örgütlerinin Ermeni soykırımı konusunda Ankara'ya verdikleri desteği gözden geçirmesine yol açabileceği söyleniyor. Yanlış gerekçeyle de olsa doğrusu bu. İsrail'in bu suçu adıyla anmak konusunda ahlaki yükümlülüğü var
Haber: Sean Gannon / Arşivi

“Ermenilere yönelik katliam inanılmaz boyutlar kazanıyor. Geniş bir alana yayılmış bölgelerden gelen haberler, masum insanları söküp atmak yönünde sistematik bir çabaya işaret ediyor. İmparatorluğun bir ucundan diğer ucuna uzanan zalim uygulamalara, korkunç işkencelere ve topyekün tehcire, bu insanlara yıkım ve felaket getiren yoğun tecavüz, talan ve katliama dönüşen cinayet olayları eşlik ediyor.” Henry
Morgenthau, ABD’nin Osmanlı İmparatorluğu büyükelçisi, 10 Temmuz 1915.
Peki tüm bunlar soykırım anlamına geliyor muydu? İsrail’e göre gelmiyordu, zira Türkiye’yle ilişkilerine yönelik ‘pratik reelpolitik’ nedeniyle İsrail 1915-23 arasında 1.5 milyon Ermeni’ye karşı Osmanlı Türklerinin yaptığı katliamı etnik temizlik olarak tanımayı reddediyordu.

Lobi faaliyeti muazzam
Reddini benzer gerekçelere dayandıran ABD için de soykırım değildi. Ve bunun nedeni de yok değildi. Son olarak Türkiye 2007’de Kongre’ye sunulan ve Başkan Bush’a cinayetleri soykırım diye niteleme çağrısı yapan bir tasarıya, Irak’taki ABD operasyonlara verdiği lojistik desteği kesme ve İncirlik’i kapatma tehdidiyle karşılık verdi. Mesajının etkili olmasını sağlamak için lobi faaliyetlerine bir ayda 300 bin dolar harcadı. Komite aşamasından geçen ve Temsilciler Meclisi’nde 225 desteği bulmuş olan tasarı hızla geri çekildi.
Ankara’nın Ermeni soykırımının uluslararası planda tanınmasını önleme çabaları, inkârın ülkenin kurucu mitolojisinin parçası olmasından kaynaklanıyor; Lozan Konferansı’ndan beri kesintisiz sürdürülen resmi politika, katliam iddialarını ‘Hıristiyan propagandası’ olarak reddediyor. 1934’te Türkiye, Amerikan filmlerini boykot tehdidiyle ve başarılı lobi faaliyetiyle MGM’yi Franz Werfel’in Ermenilerin yaşadıklarına dair yazdığı Musa Dağ’da Kırk Gün romanını filme çekme planından vazgeçmeye ikna etmişti.
Bu inkâr kampanyası, Ermenilerin soykırımın 50. yılı anmalarının konuyu uluslararası toplumun dikkatine taşıdığı 1965’ten sonra yoğunlaştı. 1970’lere gelindiğinde Türkiye, Richard Falk’ın deyişiyle, “Ermeni soykırımını hakkındaki gerçeğin genel kabul görmesini engellemek için... büyük, önleyici, planlı bir çabaya girişti.” 1990’lara gelindiğinde bu çaba, çeşitli ABD üniversitelerindeki Türkiye araştırmaları kürsülerine Ankara’nın görüşünü yaymak amacıyla bağış yapılmasını da içeriyordu.
Ankara’ya göre Ermeniler, 1. Dünya Savaşı döneminde neyin neden olduğuna dair kötü niyetli biçimde doğru olmayan bir resim çiziyor. Ve Türkiye’nin durumun genelde sunulduğu kadar net olmadığı iddiasında doğruluk payı var. Sözgelimi 19. asırda Ermeni milliyetçiliğinin yükselişinin Ermenilerle Osmanlı muktedirler arasında muazzam gerilimlere yol açtığı ve Ermenilerin 1828, 1854 ve 1877 savaşlarında imparatorluğun karşı safında yer aldığı nadiren kabul ediliyor.
Sık zikredilmeyen bir başka husus da şu: 1. Dünya Savaşı’nda 250 bin Ermeni Osmanlı ordularında silah altında olsa bile, 150 bini de Ortodoks Slavlarla dinsel yakınlıktan ve bir Rus zaferinin bağımsız Ermenistan’ın yolunu açacağı umudundan dolayı çarın emrinde savaşmaya gönüllü oldu; 50 bini de çarın safında yer tutan Ermeni gerilla gruplarına katıldı. Yüz binlerce Müslüman, Rum ve Yahudi sivilin bu grupların elinde öldüğü gerçeğinden de nadir söz ediliyor.
Fakat İstanbul Ermenileri beşinci kol olarak görmek konusunda gerekçeler elde etmiş olabilirse de, tarafsız kaynaklar tehcir ve katliamın isyan girişiminden önce başladığını açıkça ortaya koyuyor. Alman kaynaklarını araştıran David Fromkin’in de yazdığı gibi: “Bugün Osmanlı muktedirlerin ancak Ermeniler isyan ettikten sonra harekete geçtiği iddiasını desteklemeyi sürdüren tarihçiler var. Fakat o dönemin Türk karşıtı olmayan gözlemcileri durumun böyle olmadığını bildiriyordu. Orada bulunan Alman subaylar, sürgünler başlayana dek bölgenin sakin olduğu konusunda hemfikirdi.”
Ankara ölen Ermeni sayısının 1.5 milyon olduğunu da reddediyor. Bazı Türk tarihçiler sayıyı 600 bine kadar kabul etse de, Türk Tarih Kurumu 300 bine yakın veriyor ve bunların da sadece 10 bininin öldürüldüğünü, kalanların hastalık ve açlıktan hayatını kaybettiğini savunuyor. 10 bin kişinin soykırım planı çerçevesinde değil, savaşta ve çoğunlukla Kürtler tarafından öldürüldüğünü iddia ediyor.
Fakat tarihsel kayıtlar, Savunma Bakanlığı’nın resmi bir kolu olan Teşkilatı Mahsusa’nın Einsatzgruppen tarzı ölüm timlerinin faaliyetlerine nezaret ettiğini gösteriyor. Amerikalı bir diplomat, ‘bu timlerin kırsal bölgelere dalıp Ermeni erkekleri, kadınları ve çocukları katlettiğini’ anlatıyor. Ve Kürtlerin katliamlara katıldığı kesin olsa da, bu iş için Türk Savaş Bakanlığı’nca kasten seçildiler. Bakanlık Ermenilerin tarihi can düşmanları olarak Kürtlerin eski husumetlerin intikamını alma fırsatını kaçırmayacağını biliyordu.
Ankara’nın doğrudan doğruya öldürülenlerle, dolaylı olarak açlık, hastalık ve susuzluktan ölenleri ayırması da sorgulanabilir. Kıyafet, yiyecek veya barınma için ön hazırlık olmayan bir ortamda, Suriye çölüne tehcirin sonucunun ölüm olacağı açıktı. Zaten Türk içişleri bakanı sürgünleri ‘sonsuzluğa yürüyüş’ diye nitelemişti ve bu politikayla aralarına mesafe koyan Alman müttefikleri için bunun ne anlama geldiği belliydi. Tehcirde öldürülen Ermenilerin kasten öldürülmediğini iddia etmek, 2. Dünya Savaşı’ndaki Doğu’ya ‘kaydırılmaları’ veya Batı’ya doğru ölüm yürüyüşleri sırasında hiçbir kasti Yahudi ölümü olmadığını iddia etmekten farklı değil.

Lemkin örnek olarak kullandı
Gerçek şu ki, Ermenilere yönelik katliamlar, bütün uluslararası standartlara göre soykırımdı ve BM’nin soykırım kriterine de (‘ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu topyekün veya kısmen yok etmeye kast etmek’) uyuyordu. Gerçekten de 1944’te ‘soykırım’ kavramını geliştiren Raphael Lemkin, Ermeni katliamlarını açıklayıcı bir örnek olarak kullanmıştı.
Türkiye’nin soykırımın tanınmasını önleme kampanyası, dev bir dalgayı elle durdurmaya çalışmaktan farksız. Rusya, Kanada ve Fransa da dahil, 21 kadar ülke soykırımı tanıdı; keza Avrupa Parlamentosu, Dünya Kiliseler Konseyi ve Uluslararası Soykırım Akademisyenleri Birliği de. ABD Başkanı Barack Obama’nın kampanyasında soykırımı tanıyacağını iki kez ifade ettiği düşünülürse, Hürriyet’in ‘tarihteki en Ermeni yanlısı ABD yönetimi’ nitelemesi ve Amerika Ermeni Ulusal Komitesi’nin Kongre gündemine yeni bir tasarı getirmeye hazırlanması beklenmedik değil. Obama katliamları anmak için 24 Nisan’da yapacağı açıklamada soykırım sözcüğünü kullanabilir.
Türkiye-İsrail ilişkilerindeki bozulmanın Amerikalı Yahudi örgütlerini Ankara’nın tavrına verdikleri geleneksel desteği gözden geçirmeye sevk edebileceğine dair haberler var. Bazı yazarların Türkiye’nin soykırımı inkârındaki başlıca ortağı diye nitelediği İsrail’den de benzer homurtular yükseliyor. Dışişleri Bakanı Yardımcısı Majallie Whbee Türkiye Gazze’de soykırım yapıldığına dair iddiasını sürdürürse, ‘Ermenilerle ilgili olayları soykırım olarak tanıyacakları’ uyarısında buluyor. Yanlış gerekçelerle de olsa, yapılacak doğru şeyin bu olduğu muhakkak. Zira, ikili ilişkiler ve Türkiye’deki Yahudi cemaati üzerindeki olumsuz etkilerine dair korkular yersiz olmasa da, İsrail’in belki de diğer ülkelerden daha çok, bu suçu adıyla anmak konusunda ahlaki bir yükümlülüğü var. (İsrail gazetesi, 12 Şubat 2009)