200 yıllık aşk-nefret ikilemi

Türkiye'de yaygın söylem, Batı'nın bize düşman olduğu şeklindedir. Peki Türkler Batı'yı çok mu sevmişlerdir? Osmanlı İmparatorluğu, 17. yüzyılın sonralarından itibaren Avrupalı devletlerle başetmekte zorlanmaya başladığında...
Haber: AYŞE HÜR / Arşivi

Türkiye'de yaygın söylem, Batı'nın bize düşman olduğu şeklindedir. Peki Türkler Batı'yı çok mu sevmişlerdir? Osmanlı İmparatorluğu, 17. yüzyılın sonralarından itibaren Avrupalı devletlerle başetmekte zorlanmaya başladığında, o güne kadar 'kâfir' diye anılan Batılıların yaptıkları, yani 'modernleşme', imparatorluğun yok olup gitmesini önlemenin neredeyse tek yolu olarak görülmüştü. Daha kötüsü, akla sadece Avrupa'nın teknolojisi gelmişti. Halbuki modernleşme gökten zembille inmemişti; aksine 'feodalizm, burjuvazi, rönesans, reform, sanayileşme, aydınlanma, uluslaşma, sınıf mücadelesi' gibi kavramlardan oluşan Avrupa'nın tarihsel gelişiminin bir ürünüydü.
Aslında bunu hissedenler oldu, ama Batı'yı Batı yapan değerleri hayatımıza dahil etmek pek kolay değildi. Örneğin 1792'de Avusturya'ya sefir olarak giden Ratıp Efendi'nin tespitlerine göre, Avusturya devletini güçlü kılan kurum ve anlayışların başında, 'politika namıyla mevsuf bir fenn-i maaruf' vardı. Topluma adaletli davranılması toplumun daha fazla üretmesinin önkoşuluydu. Ayrıca bu insanların çıkarlarını gerçekleştirmek için 'hürriyetle serbest bırakılmaları şart' idi.
Seyahatler, saraylar...
Gerçi bu tür görüşler Tanzimat Fermanı'nda kendine yer bulduğu gibi Abdülmecid ve Abdülhamid, Batı hükümdarı pozlarına bürünerek Batı'ya seyahatler yaptılar, İstanbul'da Batı saraylarının benzerlerini inşa ettiler (bunlardan Dolmabahçe'ye yapılan harcamalar, Kuleli Vak'ası denen suikast girişimine neden oldu), şatafatlı seremoniler yaptılar, Batılı uzmanları başkente doldurdular, şimendiferler, gemiler getirttiler, ancak dertleri Batı'yı anlamak ya da Batı'yla birlikte yeni bir düzen inşa etmek olmayıp Batı'dan kısa yoldan öğrendikleri ile eski düzeni ihya etmek olduğu için olsa gerek, başarılı olamadılar. Dönemin fikir adamları Şemseddin Sami, Halit Ziya ve Ahmet Mithat gibi yazarlar, eserlerinde Batılıları dengeli bir dille, hatta beğenerek ele aldıkları halde, eskiyle yeniyi bir arada tutmaya çalışan bu dualist anlayış, tepeden inmeci bir şekilde yürütüldüğü için toplum tarafından hiçbir zaman içselleştirilemedi. Dahası ortaya Alafrangalılaşma gibi bir ucube çıktı.
1908 devrimi
1908 Devrimi'ni yapanlar ise devlet aygıtını modernleştirmeye hız verdikleri ve parlamentonun gücünü artırdıkları için Avrupa kulübüne kabulü beklerken, Trablusgarp ve Balkan savaşları ile Batı'dan şiddetli bir tokat yiyince, ülkede yavaş yavaş Batı düşmanlığı uç vermeye başladı. Örneğin edebiyat hayatının başında Batıya ve gayrimüslimlere karşı sevecen bir şekilde yaklaşan Hüseyin Rahmi, 'Cadı' romanında, "Avrupalı gelir, Türk'ün ruhunu bu çöplükte arar ve hakkımızda korkunç hükmünü verir" dedi.
Mehmed Akif Ersoy'a 'Çanakkale Şehitleri' şiirinde, "Nerde gösterdiği vahşetle bu bir Avrupalı/Dedirir, yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi!/Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahûd kafesi" dedirten de bu ihanet eden Batı'ydı.
Ömer Seyfeddin ise yeni filizlenen Türk milliyetçiliğinin tüm karakteristik temalarına yer verdiği 'Primo Türk Çocuğu' adlı hikâyesinde, kahramanı genç ve güzel Grazya'yı 'muzaffer, genç, kavi ve uyanık Turan'ın muhakkak galebesi altında ezilecek olan zayıf, hasta ve miskin Garb'ın korkak ve kadından bir timsali gibi' hıçkıra hıçkıra ağlarken tasvir etti. 'Topuz' adlı öyküsünde istiklal sevdasına düşen Hıristiyan Avrupalılara, eziklik ve korku içinde Türk'ün elini öptürdü. Ancak aynı zamanda, "Garp medeniyetinin en bariz seciyesi milliyetler, harslarıdır Hele bu cihan harbinden sonra mutlak millet haline geleceğiz. Rumlar gibi, Ermeniler gibi, Yahudiler gibi..." diyerek nefretle andığı azınlık ve Batı kültürüne gizli bir hayranlık beslediğinin ipuçlarını verdi.
Cumhuriyet dönemi
Peki Cumhuriyet döneminde durum nasıldı? Bu konudaki tespitleri, kendilerine ulusalcı diyen çevrelerde çok itibar gören rahmetli Attilâ İlhan'a göre, Mustafa Kemal hiçbir yerde Garp demedi, çünkü Garplılaşmak demek Batılılaşmak demekti. Gazi bunun yerine muasırlaşmak dedi, çünkü muasırlaşmak demek çağdaşlaşmak demekti. Hatta Gazi, Batı'yı düşman bildi, bunun kanıtı da Batı ülkeleri ile hiçbir antlaşma yapmamasıydı.
Bu yargıları ilk çürüten, o çok övündüğümüz Lozan Antlaşması'dır, ancak Mustafa Kemal hakikaten de 1924'de Ankara'da kendisini karşılayanlara "İngiltere, Fransa ve itilaf devletleri o kadar zalimdirler ki, bizim dinen kutsal sayılan cuma günümüzü tanımayıp bize pazar gününü tatil yapmaya icbar edecek kadar zalimdirler" demişti. Üstelik Afet İnan'ın aktardığı "Biz Garp medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Ondan iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz" beyanatındaki büyük harfli Garp kelimesine, söylev ve demeçlerde pek az yer vermişti.
Uygulama
Peki uygulama nasıldır? Mustafa Kemal'in tercihini medeniyetten yana yaptığı kesindir. Mesele medeniyetle Batı'nın ilişkisini, Milli Mücadele'nin dersleri ile ustaca birleştirmektedir. İmdada Ziya Gökalp milliyetçiliği yetişir. Bilindiği gibi 'hars (kültür) milli, medeniyet beynelmileldir' diyen Gökalp, medeniyetin soyut bir kavram olmayıp aynen kültür gibi, bağrında geliştiği toplumun bir ürünü olduğunu bir türlü göremediği için, Türk uluslaşması ile Batılılaşmanın yan yana var olabileceğini düşünüyordu. Mustafa Kemal de, "Bütün mesaimiz Türkiye'de asri, binaenaleyh Batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edip de Garba teveccüh etmemiş millet hangisidir?" diyerek rotayı gösterdi. Ancak bir yandan Batı'ya siyasal ve kültürel açıdan düşman olup, öte yandan ulus, cumhuriyet, laiklik, demokrasi gibi Batı icadı kavramlarla Batı tarzında bir ülke inşa etmenin çelişkilerine Mustafa Kemal de, Attilâ İlhan da değinmedi.
Aslında Attilâ İlhan tümüyle yanılmış değildi. Çünkü bu Batı tümüyle beğenilen bir Batı değildi, sadece aşılması şart olan bir merhaleydi. Yani Osmanlı'dan beri başımızın belası olan aşk-nefret ikileminden kurtulamamıştık. Böylece Batı ile siyasi ilişkiler dondurulurken, alfabe, giyim-kuşam, ölçü, hukuk gibi alanlarda Batı tipi devrimler yapılmaya başlandı. Üniversitelerimiz Batı tarzında yeniden örgütlendi, tarih, coğrafya, arkeoloji, dil, mimarlık alanında Batılı atılımlar yapıldı.
Hatta Mustafa Kemal 1929'da, ulusçulukla Batılılaşma arasında bir çelişki görüyor musunuz diye soran Vossiche Zeitung gazetesinin muhabirine "Asla... çünkü asri olan milliyet prensipleri beynelmilel taammüm etmiştir" dediğinde Gökalpçi formülasyonun ötesine geçme işareti verdi. Kemalizmin medeniyetle Batı arasındaki ilişkiyi ulusal kimlikle bağdaştırma hamlesinin zirvesini Türk Tarih Tezi oluşturdu. Buna göre Türkler sadece İslam medeniyetinin değil aynı zamanda Batı medeniyetinin de kurucusu idiler. Daha da ironiği, Attilâ İlhan'a göre, Mustafa Kemal tarafından Batı hayranı İnönü'nün tepesine dikilen bir nevi jandarma olan Kadrocu Yakup Kadri'nin, Yahya Kemal'le birlikte inşa ettiği ve "Antik Yunan uygarlığı Türk kökenlidir, ama Çağdaş Yunanlılar ile Antik Yunanlılar arasında herhangi bir ilişki yoktur" şeklinde özetlenebilecek ucube Nev Yunanilik tezini, 1925'te Avrupakârilik adıyla yeniden gündeme getirmesi ve herhangi bir itiraz görmemesiydi. Kemalizm, Batı uygarlığının beşiği sayılan Yunan uygarlığını içerden fethederek Batı'ya dahil olmaya çalışıyordu sanki. İlhan'ı yalanlayan bir başka şahadet de Atatürk'ün en yakındaki kişilerden olan Falih Rıfkı Atay'dan geldi. Yazar "Batı medeniyeti ve kültürü dışındaki Müslüman toplulukları medeniyet ve kültür krizi içindedirler" diyerek işi bir çeşit Şarkiyatçılığa kadar götürdü, kimse de saçmalıyor demedi.
Kemalist olmayan çevreler
Kemalist aydınların Batı konusundaki kafa karışıklığının bir benzeri, İslamcı, sağcı ve solcu yazarlar arasında yaşandı. Örneğin Peyami Safa'ya göre "kültür ve medeniyet olarak ne varsa Yunan, Roma ve barbar kanından doğan bu Avrupa'da" olup, Doğu ilim, ahlak, vb. ne istiyorsa ancak Batı'yı taklit ederek buna ulaşabilirdi. Halbuki İslamcı yazar Hekimoğlu İsmail'in aklına "Avrupa denince ilim, teknik ve günahların bütünü" geliyordu. Kahramanına "Doğu ve Batı dünyalarımız arasında derin bir fark uçurumları bulunduğunu, bu uçurumların doldurulamaz olduğunu bilmekteyim" dedirten Necip Fazıl Kısakürek'e göre Batı sömürücü idi.
Doğu'nun geleneksel değerleri ve ahlakı; Batı'nın ise aydınlanma düşüncesini ve modernleşmeyi temsil ettiğini düşünen Ahmet Hamdi Tanpınar'a göre ise Cumhuriyet (ve bence Tanpınar) dönüp dolaşıp Osmanlı'nın sıkıştığı noktaya geri dönmüştü. Nurullah Ataç, "sözün Avrupa'daki anlamı ile gerçek aydın yetişmesini istiyorsak, ortaöğretim okullarında edebiyatımızı kaldırıp yerine Yunan, Latin edebiyatını koymak gerekir" diye teslim bayrağını çekerken, Batı uygarlığını reddeder görünmekle birlikte, aslında tüm yaptıkları bu uygarlığın köklerini Anadolu topraklarında bulmaya çalışmak gibi görünen 'hümanist' Mavi Anadolucu Halikarnas Balıkçısı'nın eserlerinde olumlu bir tek Batılı kahraman boy gösteremedi. Romanlarında gayrimüslüm azınlıklara karşı sevecen bir dil kullanan ulusalcı-solcu Kemal Tahir'in romanlarında ise Batı geri, kötü, zararlı olan iken, Batı eleştirisi nefret sınırlarında gezindi.
1980'lerden itibaren, genel olarak Batı, özel olarak da Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde benzer gelgitlerin yaşandığını biliyoruz. 85 yıldır, Mustafa Kemal Atatürk'ten en saygın yazarlarımıza, bürokratlarımızdan siyasetçilerimize, tüm kamuoyu yapıcılarının, Batıyla ilgili ne kadar kafa karıştırıcı mesajlar verdiklerini düşününce, halkımızın Batılı'yı, en iyi ihtimalle yabancı biri, daha kötüsü düşman, zararlı, tehlikeli bir varlık olarak görmesi hiç şaşırtıcı değil de, Batı'yı hiçbir zaman sevmemiş olan elitlerimizin "Batı bizi sevmiyor!" diye alınganlık göstermesi biraz garip kaçıyor. Üstelik uluslararası ilişkilerde 'sevgi' kavramının yerinin olmadığını bilecek durumda oldukları halde

Ayşe Hür: Araştırmacı yazar