6-7 Eylül kapanmadı

Kürt ve Alevi karşıtı linç vakaları giderek artarken ve hatta mini pogromlarla karşı karşıyayken "6-7 Eylül'le yüzleştik, hesaplaştık artık" diyebilir miyiz?
Haber: FOTİ BENLİSOY / Arşivi

6-7 Eylül ‘olayları’ üzerine bilhassa son yıllarda çokça şey yazıldı çizildi. (Siyasal hiçbir iması olmayan, fail ya da mağdura referans vermeyen ‘olaylar’ ya da ‘hadiseler’ gibi nötr bir tabir tercihi asla masum değil elbet, unutmayalım.) Bir ‘6-7 Eylül’ü anma’ piyasası oluştu demek belki biraz haksızlık olacak ama siyasal yelpazenin solundan sağına ‘hadiseleri’ geçmişimizin üzücü, tekerrürü asla istenmeyen bir epizodu olarak ‘lanetlemek’ âdetten sayılır oldu. Buradan hareketle 6-7 Eylül ile ‘hesaplaştık’, bu elim ‘olaylarla’ yüzleştik denilebilir mi peki? 6-7 Eylül’ü tarihimizin karanlık ama artık ‘kapanmış’ sayfalarından biri olarak değerlendirmek mümkün mü? Eğer öyleyse, yani 6-7 Eylül’ün defteri kapanmışsa, ‘olaylar’ tarihteki yerlerini almışsa, bugün 6-7 Eylül üzerine kelam etmenin siyasal bir anlamı olabilir mi?

Devlet destekli pogrom
Öncelikle hatırladığımızın ne olduğundan başlayalım. Aslında ‘olaylar’ kolektif hafızamıza esas itibariyle Beyoğlu, İstiklal Caddesi’nde cereyan etmiş büyük bir yağma hareketi olarak yer etmiştir. Taksim’deki tahrip eylemlerini aksettiren dönemin fotoğrafları, söz konusu izlenimin oluşmasında belirleyici bir etkide bulunmuştur elbette. Bundan yıllar önce, 6-7 Eylül gecesini yaşamış tanıkların anlatımlarını içeren Yunanca bir kitaptan bazı bölümleri Express (o zaman galiba Postexpress idi) dergisine çevirmiştim. İyi bir Osmanlı tarihçisi olan yakın bir arkadaş, çeviriyi okuduktan sonra aramış ve kendisinin 6-7 Eylül’ü büyük ölçüde Taksim ve civarında yaşanmış bir hadise olarak bildiğini, İstanbul ’un dört bir yanında o geceki saldırıları yaşamış insanların tanıklıklarını okuyunca şaşırdığını söylemişti. Evet, maalesef çoğumuz için 6-7 Eylül denince akla hâlâ Taksim gelebiliyor, belki de gayrimüslim denince aklımıza Pera geldiği için. Oysa 6-7 Eylül Pera’daki Rum dükkânlarına yönelik sistemli bir yağma hareketinden ibaret değildi. Beykoz’dan Samatya’ya İstanbul’da Rumların meskûn bulunduğu hemen bütün yerleşimlerde evlere, işyerlerine, kiliselere, okullara, hatta mezarlıklara karşı bir saldırıydı. İstanbul’un büyük bir bölümünde 100 bine yakın insanın seferber olduğu bu saldırılarda yaklaşık 15 kişi öldürüldü. Merkezden uzak semtlerde saldırılar özellikle hanelerin basılması ve insanların dövülmesi biçimini aldı. 6-7 Eylül gecesi yaklaşık 200 kadına saldırganlarca tecavüz edildiği sanılmakta. Dolayısıyla ‘hadiseleri’, Cumhuriyet tarihinde İstanbul’da yaşanmış en büyük ve kitlesel ‘pogrom’ hareketi olarak tanımlamak pekâlâ mümkün. Bilindiği gibi ‘pogrom’, Rusya’da 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında Yahudilere karşı devlet destekli (devletin göz yumduğu, özendirdiği, bazen de bizzat örgütlediği) kitle isyanlarıydı. Bu şiddet hareketleri sırasında Yahudilerin evlerine, dükkânlarına ve dini merkezlerine saldırılır, genellikle çok sayıda Yahudi katledilirdi. Zamanla terim, Yahudi karşıtlığından daha genel bağlamda belli bir gruba yönelik bu tür saldırıları, kitlesel ‘linç’ vakalarını tanımlar oldu. İşte 6-7 Eylül de basitçe kozmopolit Pera’da ‘varlıklı’ Rumların mallarının yağmalanmasından, Müslüman İstanbul’un kozmopolit Pera’ya olan hıncının bir ifadesinden ibaret ‘olaylar’ değil, devletin bizzat örgütleyicisi-destekleyicisi olduğu devasa bir pogromdu. Bu anlamda 6-7 Eylül, Türkiye tarihindeki Maraş ya da Çorum gibi başka katliam girişimleri ya da pogromlarla mukayese edilebilir ancak. 6-7 Eylül pogromunun örgütlenmesinde Demokrat Parti (DP) iktidarının rolü konusunda da bir hayli yazıldı, çizildi. Selanik’te ‘Atatürk’ün evinde’ gerçekleşen bombalı saldırının aslında Türk istihbaratının manipülasyonu olduğunu, bu provokasyonun failinin (böyle ‘değerler’ sık yetişmediğinden olacak) daha sonra Nevşehir’de vali yapıldığını artık herhalde sağır sultan bile duydu. DP il ve ilçe teşkilatlarının pogrom hareketinin bütün aşamalarına katılmakla kalmayıp liderlik ettiği biliniyor, ‘olayların’ gelişiminde kritik rol oynayan Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin adeta DP’nin bir paravan örgütü olduğu da.

‘Milli mutabakat cinayeti’
Dolayısıyla Menderes ve çevresinin Kıbrıs konusunda Türk kamuoyunun ne kadar ‘hassas’ olduğunu cümle âleme göstermek ve Yunanistan’ı ‘sıkıştırmak’ için Rum karşıtı bu pogromu nasıl orkestre ettiği üzerine bir de burada uzun uzadıya yazmaya ve çiğnenmiş sakızı bir kez daha ağızda dolandırmaya gerek yok. Ancak Menderes’in AKP hükümetince (hani başında ne kadar ağır ithamlara maruz bırakıldığını ifade etmek için “Affedersiniz bana Rum bile dediler” diyebilen bir başbakanın bulunduğu hükümetçe) ‘demokrasinin şampiyonlarından’ sayıldığı, devletin kirli işlerinin neredeyse bütünüyle ‘İttihatçı-Kemalist’ cenaha ‘yazıldığı’ (böylece de günümüz muktedirlerinin aklandığı) bir devirde DP’nin ‘hadiselerin’ asli faili olduğu vurgusundan şaşmamak da elzem. AKP’nin muhafazakâr vesayet karşıtı popülizmi uyarınca ‘derin devlet’ provokasyonları, kontrgerilla eylemleri yahut ‘özel harp’ operasyonları neredeyse bütünüyle alnı secde görmemiş ve millete yabancılaşmış Kemalist elitin marifetidir.
Türkiye tarihini gâvur-İttihatçı-Kemalist ‘devletin’ derin operasyonlarına ve milletin bunlara karşı sandık aracılığıyla (DP ve elbette şimdi AKP) indirgeyen ve bütün ‘muhalif’ görünümüne rağmen aslında geçmişten bugüne gelen iktidar yapılarını ve egemenlik ilişkilerini perdeleyen bu tarih görüşüne karşı durabilmek açısından ‘azınlık’ karşıtı 6-7 Eylül tipi ‘hadiseler’ tam manasıyla bir turnusol kâğıdı işlevi görüyor. Çünkü gayrimüslim topluluklara yönelik (devlet kaynaklı-destekli) eylem ve saldırılar, egemenlerin ve devletin farklı eğilim ve fraksiyonlarının, çelişkileri olsa da temeldeki birlik ve bütünlüğünün en büyük göstergesi aslında. Abdülhamid’in Hamidiye Alayları’ndan İttihat ve Terakki’nin Teşkilat-ı Mahsusası’na, 1909 Adana katliamından 1915’te soykırıma, 1894-96 kırımlarından Hrant’a, İsmet Paşa’dan Komitacı Celal Bayar’a, ‘Ergenekon’dan AKP’ye, ‘yüce’ Türk devletinin Ermeni meselesindeki birlik ve bölünemez bütünlüğü tam ve tartışılmazdır. İsmail Saymaz’ın Zirve katliamı için kullandığı o çok başarılı ifadeyi (‘milli mutabakat cinayeti’) genele teşmil etmek oldukça isabetli olacaktır: Gayrimüslim topluluklar karşısında bizde hep cinai bir ‘milli mutabakat’ söz konusu oldu. Bu hususta devlette devamlılık, kelimenin tam manasıyla tam ve esas oldu.

‘Yüzleşmek’ten anladığımız
Baştaki soruya geri dönelim. “6-7 Eylül’le yüzleştik, hesaplaştık artık” diyebilir miyiz? Soruya soruyla karşılık vermek belki de en iyisi: Giderek artan bir sıklıkta Kürt karşıtı (son zamanlarda bir de Alevi karşıtı) linç vakalarıyla, hatta mini pogromlarla karşı karşıya kalırken, yani 6-7 Eylül’ün ‘ruhu’ dimdik ayaktayken böyle bir iddiada bulunulabilir mi? Pogrom prova ya da girişimleri milliyetçi teyakkuz repertuvarımızın başköşesinde yer almaya devam ederken böyle bir hesaplaşmadan bahsedilebilir mi? Asla unutmayalım: ‘Geçmişle yüzleşme’ dediğimiz şey, mazide bir yerlerde duran objektif bir geçmişin pasif biçimde hatırlanması, geriye çağrılması değil, tam aksine bugünkü gerçeklik bağlamında yeniden hatırlanmasıdır. Ancak Tarlabaşı ya da Zeytinburnu’nda Kürtlere yapılan saldırılarda 6-7 Eylül gecesini görebildiğimizde bu tarihle hesaplaşmaya başlayacağız. Yoksa 6-7 Eylül’le ‘yüzleşme’ denen şey, İstanbul’un kozmopolit mazisine dair orta sınıf fantezilerinin ürünü boş bir hayıflanmanın, bir statü söylemi olarak ekalliyet muhipliğinin ötesine geçmeyecek.