AB ulus olma yolunda

Bu hafta, Avrupa Birliği dikkate değer bir şey gerçekleştirdi. AB, kısmi Avrupa süper devleti olmayı değil, Avrupa ulusu olmayı tercih etti. Yani, şiddetli bir şekilde itiraz edilen...
Haber: TIMOTHY GARTON ASH / Arşivi

Bu hafta, Avrupa Birliği dikkate değer bir şey gerçekleştirdi. AB, kısmi Avrupa süper devleti olmayı değil, Avrupa ulusu olmayı tercih etti. Yani, şiddetli bir şekilde itiraz edilen Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlamasının asıl sonucu, Türkiye'ye bundan 10 ya da 15 yıl sonra Avrupa Birliği'nin muhtemel bir üyesi olmayı sağlamak değil, şimdiye kadarki genişlemenin cephe hattını, Güneydoğu Avrupa'nın geri kalanını büyük olasılıkla Türkiye'den önce AB'ye dahil etmeyi sağlayacak şekilde güneydoğuya kadar çizmek.
Burada hoş bir ironi söz konusu. Daha önceleri Balkanlar'ın büyük bir kısmını işgali altında bulunduran ve böylece onları daha sonra oluşturulacak Avrupa Hıristiyan kulübünden koparan Osmanlı İmparatorluğu'nun vârisi olan Türkiye, artık eski sömürgelerine kapıyı açan bir ülke. Bulgaristan ve Romanya 2007 yılında zaten AB'ye katılıyor. Türkiye ile müzakerelerin başlaması konusunda sonunda hemfikir olan Avusturya'nın ödülü ne oldu?
Hırvatistan için de benzer bir vaat almak!
Bir şey, başka bir şeye yol açıyor. Balkan ülkeleri üye olur olmaz hemen kendi komşularının onlara katılması için telaşlanacaklar -şimdi Polonya'nın Ukrayna için bir söz almaya çalıştığı gibi-. Bu komşuların eski düşmanlar olmasının, yakın zamanlarda yaşanan kötü savaşlara ve etnik temizliğe ilişkin kötü hatıralara sahip olmasının önemi yok. Genişlemenin akıl ermez simyası, eski düşmanları birbirini destekler hale dönüştürüyor olmasıdır. Almanya, Polonya'nın üyeliğinin, Yunanistan ise Türkiye'nin üyeliğinin güçlü bir destekçisiydi. Sırbistan ve Makedonya, Brüksel'in kapısını çaldığında şöyle bağıracak: 'Ne yani, Türkiye'ye evet ama bize hayır diyorsun. Sana daha yakın olan ve tabii ki Türkiye'den daha Avrupalı olan kim?' Bu ülkeler küçük olduğundan ve AB zaten, Güneydoğu Avrupa'nın büyük bölümünün güvenlik ve yapılanmasının sorumluluğunu üstlendiğinden, AB'nin gönülsüz eski üyeleri iç çekerek şöyle diyecekler: 'Allah kahretsin, bir ya da iki küçük ülke zaten bu denli bir fark yaratmayacaktır. En büyük baş ağrımız Türkiye ve Ukrayna'dır.' Böylece onlar da katılacak. Sonuç olarak, Türkiye önümüzdeki 10 yıl içinde üye olabilsin ya da olamasın, 2015 yılında Avrupa Birliği, Avrupa topraklarını oluşturmak için tarihi olarak düşünülen pek çok şeyi tamamlayacaktır. Ancak AB, 32 ile 37 arasında üyeye sahip olabilir, zira İsviçre, Norveç, İzlanda da er geç üye olmayı seçebilir. Cephe hattı davalarını daha sonra Türkiye ve Ukrayna teşkil edebilir; Rusya'nın ise bu yeni Avrupa Birliği ile özel bir ilişkisi olacak. Britanya Dışişleri Bakanı Jack Straw'un ağzı kulaklarındayken, AB'nin ölü doğan Anayasa Anlaşması'nın en önemli yazarı olan Valery Giscard D'Estaing ümitsizlik içindeydi.
Genişleme Britanya'ya yarar
Kabaca konuşmak gerekirse Britanyalılar, anayasadan nefret ettiler, çünkü bunun bir Fransız Avrupası yaratacağını düşündüler. Fransızlar ise genişlemeden nefret ediyorlar, zira bunun bir Britanya Avrupası yaratacağını düşünüyorlar. Bu nedenle D'Estaing, bu genişlemelerin 'Avrupa'yı açıkça bir geniş serbest ticaret bölgesine dönüştüreceği' için hayıflanıyor. Bu da kıta Avrupalıları, klasik olarak Britanyalıları istemekle suçladıkları şey.
Gerçekten de bu, bazı Britanyalıların, Avrupa'nın nasıl olmasını istedikleri şey; Margaret Thatcher'ın genişlemeyi sevmesinin de bir nedeni. Kısa süre önce, muhafazakâr gölge kabinenin önde gelen bir üyesinin, açıkça, daha çok genişleme ihtimalinin hoşuna gittiğini, zira bunun AB'yi olması gerektiği şekle -geniş bir serbest ticaret bölgesi- sokacağını söylediğini duydum. Ancak muhafazakârlar, Britanya hükümetinin görüşünü temsil etmiyorlar ve zaten bu düşüncelerinde yanılıyorlar.
Bu geniş Avrupa'ya serbest ticaret bölgesinden çok daha öte bir şey olacak ya da hiçbir şey olmayacak. Zaten çok daha öte bir şey ve bu yeni üyelerin pek çoğu da hararetle olması gerektiğini istiyor. Tam bir serbest ticaret bölgesi olmak için, AB ileriye doğru büyük bir adım atmış olsa bile, geriye doğru da büyük bir adım atmak zorunda kalacak, ancak böyle bir şey de yapmayacaktır. Bu ihtimal, daha ziyade, merkezi bir süper devlet olmaktan çok, serbest ticaret bölgesinin ötesinde bir mevcudiyettir. Daha iyi bir dönem istemek uğruna, bu görülmemiş kıta büyüklüğündeki siyasi topluluğu bir ulus olarak tanımlıyorum, ancak ilk zamanlardaki modern Polonya-Litvanya ulusu gibi bir şeyden çok, bugünkü Britanya ulusu gibi bir şey düşünüyorum. Bu arada, Türkiye'nin üyelik sorununu es geçtiğimi düşünmenizi istemem. En başından başlarsak, Avrupa Birliği'nin Rusya gibi Türkiye ile özel bir ortaklığı olması gerektiğini söyleyebilirim. Neden? Çünkü ülkenin doğu ve güneydoğu sınırlarında Avrupa bitmiyor, adeta yok oluyor.
Avrupa, Türkiye ve Rusya'nın enginliğinde yok oluyor. Moskova ve Vladivostok arasında, İstanbul ve Hakkâri arasında bir yerde, kendinizi Avrupa'dan çok Asya'da buluyorsunuz. İki ülkenin coğrafya ve tarihinin kısmen Avrupalı olan karakteri, özel bir ortaklığı akla getiriyor. Ancak, en başından başlamıyoruz. Tutmamız gereken sözler var.
40 yıldan fazla bir süredir Türkiye'ye, Avrupa topluluğumuza ait olacağı teminatını verdik. Son 10 yılda, verdiğimiz bu sözleri yineledik, sağlamlaştırdık ve somutlaştırdık. Çoğunluğu İslamcı olan bir toplumla laik devleti uzlaştıran Türkiye örneği İslam dünyasının kalanı için çok önemli; Avrupa'da yaşayan 15 ile 20 milyon arasındaki Müslüman için de. Kısa süre önce İran'dayken, ülkesinin İslami rejimini eleştirmekten dolayı 18 ay hapis yatan muhalif bir molla bana şöyle söyledi: "İki tane model var: Türkiye ve İran." Hangisini desteklemeliyiz?
Cevap: Amerikalılara göre 'aşikâr'. Ve Avrupa Birliği de, beyni olmasa da -bir ulus devlet olarak kararlar almadığı için- doğru bir seçim yaptı. Türkiye bir istisna: Fas ya da Cezayir için bir örnek değil. İyi sebeplerle, Avrupa Birliği Asya'ya ait bir toprağı dahil etmeye karar verdi. Ancak bu gerçekleşmeden önce, iki şeyi temin etmek zorundayız.
Türkiye'nin önünde uzun yol var
İlk olarak, Türkiye'nin gerçekten AB'nin ünlü Kopenhag Kriterleri'ni yerine getirmesini, istikrarlı liberal bir demokrasiye sahip olmasını, hukukun üstünlüğünü (kadın ve erkeğin tam olarak eşit olması), serbest pazar ekonomisini, ifade özgürlüğünü (Ermenilere karşı Türkiye'nin soykırım yaptığını söyleyen entelektüeller için de), azınlık haklarına saygıyı (özellikle Kürtler için) sağlamak. Türkiye'nin hâlâ kat etmesi gereken uzun bir yol var.
İkinci olarak, Fransa ve Avusturya gibi mevcut üye ülkelerdeki kamuoyu, Türkiye'nin üyeliğini kabul etmeye hazır olmalı. Bu ikisinin arasında daha çok çalışılacak; en az 10 yıl var. Bu sebeple, tipik olarak, Avrupa Birliği bu hafta, kendisi de ne yaptığını gerçekten anlamadan, çok önemli bir şey gerçekleştirdi. Türkiye'yi üye yapmaya değil, Avrupa'nın bir devlet yerine bir ulus olacağına karar verdi. (Britanya gazetesi, 6 Ekim 2005)