AB yeni düzen arayışında

Yıl 1989. Geçen yüzyıl. 21'inci yüzyıla daha var. Fakat Avrupa'da kader yılı. Bir dönem sona eriyor. Soğuk Savaş düzeninin tasfiyesiyle, yirminci yüzyıl da geride kalıyor havası hakim.
Haber: BAHADIR KALEAĞASI / Arşivi

BRÜKSEL - Yıl 1989. Geçen yüzyıl. 21'inci yüzyıla daha var. Fakat Avrupa'da kader yılı. Bir dönem sona eriyor. Soğuk Savaş düzeninin tasfiyesiyle, yirminci yüzyıl da geride kalıyor havası hakim. Avrupa'da yeni bir düzen arayışları başlıyor hemen:
Mihail Gorbaçov, Sovyetler Birliği Lideri (1985-91): Artık ortak bir Avrupa evi inşa etmenin zamanı geldi.
George Bush, ABD Başkanı (1989-93): Yeni dönemde Avrupa özgür ve birlik içinde olmalı.
Helmut Kohl, Almanya Başbakanı (1982-98): İki Almanya'nın birleşmesi ile daha güçlü bir Avrupa oluşacak.
François Mitterrand, Fransa Cumhurbaşkanı (1981-95): Kıtanın tüm ülkelerini kapsayacak bir Avrupa Konfederasyonu kurmalıyız.
Jacques Delors, AB Komisyonu Başkanı (1985-95): Avrupa'da yeni düzeni oluşturacak bu konfederasyonun çekirdeğini, bir Avrupa Federasyonu oluşturmalı.
Margaret Thatcher, İngiltere Başbakanı (1979-90): Asla.
Dengeler çok hızlı değişti
Aslında, Avrupa'yı temelinden sarsan 1989 yılı başladığında, kıtada ortam nispeten sakin sayılırdı. Sovyetler Birliği'nin başlattığı 'dışa açılma' ve 'yeniden yapılanma' anlamına gelen Glasnost ve Peresteroika politikaları sonucunda Batı-Doğu ilişkilerinde yumuşama evresine geçilmişti.
En gelişmiş yedi ülkeyi bir araya getiren G-7'nin 14 Temmuz 1989 Paris zirvesinde, Fransız Devrimi'nin 200. yılı ile birlikte yeni bir Doğu politikası da kutlandı. Polonya ve Macaristan'da siyasal liberalleşmeyi desteklemek üzere, OECD ülkelerinin mali yardımı olarak tasarlanan PHARE programını AT Komisyonu'nun yürütmesi kararlaştırıldı. Böylece aralarında ABD'nin de bulunduğu G-7, Komisyon'u ilk defa bir uluslararası siyasal aktör olarak tanımış oluyordu.
Ekonomik açılım, toplumlararası ilişkiler ve bilgi akışının hızlanması sonucunda, aşamalı olarak Avrupa'da iki blok arasında daha yapıcı bir döneme geçilebileceği umudu yeşermişti. Avrupa Topluluğu kıtanın bir çekim merkezi konumuna gelmiş, giderek daha fazla siyasal rol üstlenmeye başlamıştı.
Fakat gelişmeler aşamalı değil, yıldırım hızı ile birbiri ardına sıralandılar. Polonya ve Macaristan'dan esmeye başlayan özgürlük havası, Çekoslovakya'yı etkisi altına aldı, Berlin Duvarı ile birlikte Varşova Paktı ülkelerinde rejimler peşi sıra düştüler. Aktörleri, dengeleri ve analiz yöntemleriyle Soğuk Savaş dünyası bir anda yok oldu.
Avrupa Birliği'ne doğru
İşte bu noktada Avrupa Topluluğu kendini yeni bir düzen arayışı içindeki Avrupa'nın merkezinde buluverdi. Demirperde sistemi son bulurken, yirmiden fazla ülkenin üye olmak için sıraya gireceği bir oluşum olmak elbette önemliydi. Fakat beraberinde kaygılar ve yeni bir değişim sürecinin sancılarını getiren bir başarıydı bu.
Topluluk hazırlıksız yakalandı
İki kutuplu dünya düzeni tarih olurken, Avrupa Topluluğu hazırlıksız yakalandı. 12 ülke, aralarında etkin bir tek pazar oluşturmak üzere kurgulanan 1992 hedefine ulaşmak üzereydi. Bu tek pazarın içinde bir
ekonomik ve sosyal bütünlük yaratmak için yıllardır mali kaynaklar seferber olmuştu. Hala bölgelerarası kalkınma farkları vardı. Siyasal boyutta ise, özellikle İngiltere yüzünden ortak ses olma çabaları zayıf kalmaktaydı. En önemlisi, kuruluş ülküsü ileride Avrupa Federasyonu'na dönüşmek olan bir bütünleşme süreci idi söz konusu olan. Kendi içinde yeterince sıkı bir birlik olamamış bir topluluğun yeni serüvenlere açılması riskliydi. Diğer yandan, özgürlüğe kavuşan kıta ülkelerini ortada bırakmanın sonuçları vahim olurdu.
Sonuçta gelenekselleşmiş Avrupa ikilemi yine ön plana çıktı:

  • Derinleşme mi?
  • Genişleme mi?
    Daha açık bir anlatımla:
  • Önce kendi içinde daha bütün ve daha yetkili bir birlik mi?
  • Yoksa yeni üyelerin katılımı ile coğrafi, siyasal, ekonomik bir büyüme aşaması mı?
    Yanıt her zamanki gibi oldu: Eşzamanlı olarak hem genişleme, hem derinleşme.
    Aslında, AB Komisyonu Başkanı Jacques Delors'un bir an önce Avrupa'da yeni düzenin merkezinde etkin bir federasyon kurma yönündeki önerisi bu çelişkiden bir çıkış yolu olabilirdi. 12 ülke, ya da istemeyenler olursa on ülke kendi arasında bir birlik kurar, geri kalanlar değişik çemberler oluşturarak bu merkezin etrafında konuşlanabilirdi.
    Ayrıca tüm ülkelerin üyesi olduğu bir Avrupa Konfederasyonu sayesinde hiçbir ülke dışlanmış olmazdı. Böylece, eski Doğu Bloku ülkelerinin demokratik ve ekonomik dönüşüm süreçleri himaye altına alınırdı. Siyasal birlik düşüncesine uzak duran İskandinavya ülkelerine tek pazarda yer bulunmuş olurdu. Tam üyelik için 1987'de başvurmuş olan Türkiye ve diğer olası Akdenizli aday ülkeler de birer Avrupa Konfederasyonu üyesi olarak, federal çekirdek ile sıkı bir ortaklık rejimi içinde yollarına devam ederdi. Herkes Avrupa kulübünün üyesi olur, merkezdeki federasyonda yalnızca siyasal irade ve teknik uyum açısından uygun olanlar yer alırdı.
    Öngörülmeyen gelişmeler
    Fakat bir dizi gelişme sonucunda, Avrupa'nın Soğuk Savaş sonrası yapılanması başka yönde şekillendi:
  • 12 AT ülkesi 1992'de Maastricht Antlaşması ile Avrupa Birliği'ni kurdular.
  • Fakat bu yeni oluşum, ilk başta önerilen federal yapıdan farklı olarak, kısmen ulusüstü, kısmen devletlerarası nitelikte yapılandı. Yetkilerin önemli bir bölümü başkentlerde kaldı.
  • AB'nin para birliği hedefine tüm üye ülkeler dahil olmayarak, mevcut yapının çevresinde değil, kendi içinde değişik konumlar yarattılar. Farklı üyelik katmanları pekişti: İç güvenlik alanında Schengen grubu ve ortak savunma konularında dar ülke gruplarının girişimleri ortaya çıktı.
    Yeni bir girişim başlatılamadı
  • Kıtanın zengin ülkeleri İsveç, Finlandiya, Avusturya, İsviçre, Norveç ve İzlanda ile AB arasında yalnızca tek pazara dahil olmakla sınırlı olan Avrupa Ekonomik Alanı Anlaşması işlemedi. AB Adalet Divanı bu ülkelerin AB kurumlarına kısmen katılımına karşı çıktı. İzlanda dışındaki diğerleri AB'ye tam üye olmayı tercih ettiler. Norveç ve İsviçre'de referandumlar olumsuz çıkın-ca tam üyeliğe geçişleri şimdilik ertelendi.
  • Geniş katılımlı bir konfederasyon için yeni bir girişim başlatılamadı. Mevcut kurumlar denendi. Fakat ne AGİT, ne de Avrupa Konseyi Avrupa Birliği'ne bir alternatif olabildi. Bunun üzerine Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB üyeliği daha da hızlandı.
  • Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesinin ardından ABD Saddam Hüseyin'e savaş açtı. Ortadoğu'da yeni bir dönem başlarken, Soğuk Savaş sonrası dünyanın yeni özellikleri arasına dinlerarası çatışma senaryoları eklendi. Simgesi, '11 Eylül' olan yeni küresel kırılma hatları belirginleşti. Siyaset felsefecisi Francis Fukuyama'nın umduğu anlamda bir 'tarihin sonu' süreci başlayamadı.
  • Dünyada bilgi çağına muazzam bir geçiş yaşandı. İnternetin hızlı yükselişi ve bilişim teknolojileri ile gezegenin iletişim coğrafyası değişti. AB küresel düzende rekabet gücü en yüksek bilgi temelli ekonomi olma hedefine kilitlendi
  • Türkiye, dünyada ve Avrupa'da yeni dönemi iyi anlayamayan, demokratik ve teknolojik duyarlılıkları zayıf, insan hakları sorunlarının ulusal çıkarları siyasetten ekonomiye her alanda nasıl baltaladığı kavramaktan aciz iktidarlar tarafından kötü yönetildi. Yeni AB sürecinden göreceli olarak uzaklaştı, sonra aşamalı olarak toparlandı.
    Avrupa'da genişleme ile derinleşme arasındaki ikilem yalnızca 20. yüzyıl biterken değil daha önce de sık sık yaşanmıştı. İlk başta, 1950'li yıllarda öngörülen kurumsal yapı yalnızca altı üyeli bir işbirliği örgütü içindi. Zamanla hem üye sayısı çoğaldı, hem de örgütün niteliği değişti. Yetkileri arttı, derinleşti.
    Zirve geleneği
    Örneğin, o zamanki adıyla AT, 1974'te İngiltere, İrlanda ve Danimarka'nın katılımı ile ilk defa genişlerken, bugünkü AB Konseyi zirveleri geleneği başlatıldı. Böylece, bir ortak pazarın ötesinde ilk defa üye hükümetler arasında siyasal işbirliği sistemi geliştirilmeye başlandı. Yunanistan'ın üyeliğinden önce, 1979'da Avrupa Parlamentosu doğrudan seçimle oluşan gerçek bir demokratik meşruiyet kaynağı durumuna geldi.
    İspanya ve Portekiz'in üyeliği ile birlikte 1986'da hazırlanan Avrupa Tek Senedi, üye ülkeler arasında dış politika konularının ortak tutumlara dönüşmesi sistemini kurdu ve tek pazar hedefini düzenledi. Kuzey ülkelerinin üyeliği öncesinde, Maastricht Antlaşması ile Avrupa'da birlik süreci yeniden yapılandı, AB doğdu. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin tam üyelik menziline girmeleri üzerine ise, 1996 ve 2000 yıllarında Amsterdam ve Nice antlaşmaları ile, kalabalık bir AB'de kurumların etkin işleyebilmesi için birçok yeni düzenleme yapıldı.
    Avrupa'da Soğuk Savaş düzenin son bulmasının üzerinden 15 yıl geçtiğinde, kıtada yepyeni bir yapılanma vardı artık. Tek pazarı, ulusüstü mevzuatları ve dış ilişkileri ile 25 üyeli bir Avrupa Birliği dünya sahnesinde yükseldi. Gelecekte 30'u aşkın üyeyle tam anlamıyla bir kıtasal birlik olmanın son aşamasına doğru ilerliyor. Bu arada dünya da değişiyor doğal olarak. Avrupa Birliği daha fazla ekonomik büyüme, daha üstün bir küresel rekabet gücü, daha olgun bir siyasal birlik ve daha iyi işleyen bir kurumsal yapının arayışında. Genişlerken, her zaman olduğu gibi bir yandan da derinleşmeye çalışıyor.
    Derinleşme, AB'nin hem genişleyebilmesi, hem de çağın gerektirdiği yeni atılımları başarabilecek yetkilere sahip olabilmesi için gerekli. Diğer bir yandan, üye ülke hükümetleri işsizlik gibi güncel sorunlar karşısında halklarına yeterli ilerlemeler sağlayamıyor. Seçmenlerin tepkileri, AB'nin yeni derinleşme aşaması için hazırlanan Avrupa Anayasası'na karşı kendini dışa vuruyor. Fransa, İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerde anayasayı onaylamaya yönelik referandumların sonucu olumsuz olabilir. Halbuki bu
    anayasa, mevcut sorunlar karşısında daha etkin bir AB sistemi kurmayı hedeflemekte.
    Türkiye'nin yeri
    Yeni Avrupa düzeni oluşturma süreci, 1989'dan beri ilk defa olarak bir tıkanma noktasına geldi. Başarının başarıyı doğurduğu ilerleyiş durmak üzere. Bundan sonra ne olabilir? Yeni Avrupa, genişlemiş fakat derinleşmemiş bir AB ile küresel düzende etkisini sürdürmeye devam edebilir. Şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da Avrupa'nın iç dinamikleri böyle bir tıkanıklığı aşacak diyalektik sıçrayışları tetikleyebilir. Fakat hangi modellerle? Hangi senaryolarla? Nasıl bir yeni AB şekillenebilir? Federasyon olmak veya olmamak ne anlama geliyor? Bu sorular başka yazıların konusu. Türkiye için, soğuk savaş sonrası Avrupa'nın evrimi, 'stratejik boşlukların yarattığı kaçırılmış fırsatlar tarihi' aynı zamanda. Avrupa'nın bugününü ve gelecek yönelimlerini iyi analiz edemeyen, kendine doğru hedefler saptayamayan, daha güçlü bir demokrasi, ekonomi ve toplum olamayan ülkeler, boş söylemlerin ve duygusal demagojilerin rehavetinde daha çok fırsatlar kaçırabilir.
    10-15 yıl sonra geriye dönüp bakıldığında, şöyle yorumlar yapılmamalı: "Avrupa'da 1990'larda olduğu gibi, 2005 sonrası yıllarda da yeni bir düzen kuruldu. Ve Türkiye orada da yerini alamadı".