ABD-Çin çatışması kaçınılmaz değil

ABD ile Çin arasındaki ilişki, karşılıklı şüphelerle kuşatılmış durumda. Diğer yandan bugüne dek yedi Amerikan başkanı, Çin ile işbirliğine dayalı ilişkilerin önemini ve 'tek Çin' siyasetine verilen desteği vurguladı.
Haber: Henry A. Kissinger / Arşivi

ABD ile Çin arasındaki ilişki, karşılıklı şüphelerle kuşatılmış durumda. Diğer yandan bugüne dek yedi Amerikan başkanı, Çin ile işbirliğine dayalı ilişkilerin önemini ve 'tek Çin' siyasetine verilen desteği vurguladı.
Bununla birlikte çelişik duygular da aniden su yüzüne çıktı. Bazı Amerikalı yetkililer, Kongre üyeleri ve medya yorumcuları, uyguladığı döviz kurundan kaydettiği askeri gelişime kadar, Çin'in politikalarına saldırıyor; birçoğu, Çin'in bir tür yığınak evresinde olduğunu ima ediyor.
Çin'in yükselişi, gelecek on yıllarda uluslararası sistemde hatırı sayılır bir değişikliği beraberinde getirecek. Dünyanın ağırlık merkezi Atlantik'ten Pasifik'e doğru kayıyor.
Çin'in güçlenen rolü, sık sık geçen yüzyıl başındaki imparatorluk Almanya'sı ile kıyaslanıyor; stratejik bir ihtilafın kaçınılmaz olduğu ve ABD'nin buna hazırlanması gerektiği ima ediliyor. Bu yargı, yanlış olduğu kadar tehlikeli de. Askeri emperyalizm Çin'in tarzı değil. Çin hedeflerine ulaşmak için dikkatli, sabırlı ve nüanslara özen gösteren bir çalışma yürütüyor.
Çin'e Soğuk Savaş'ın askeri caydırıcılık politikasını uygulamak hiç akıllıca olmaz. Sovyetler Birliği emperyalist bir geleneğin mirasçısıydı.
Çin devleti ise mevcut boyutları ve tarzıyla varlığını 2 bin yıldır sürdürüyor.
Tayvan, sık sık potansiyel bir çatışma unsuru olarak ele alınıyor. Eğer iki taraf, bu konuda ABD-Çin ilişkilerine bir kuşaktan fazla süredir karakterini veren itidali bir kenara bırakırsa söz konusu çatışma yaşanabilir. Fakat kaçınılmaz bir çatışma da değil bu. Bütün büyük ülkeler Çin'in, Tayvan'ın kendisinin parçası olduğu yönündeki iddiasını tanıyor. Her iki partiden yedi Amerikan başkanı da aynı tavrı takındı; hatta Bush hepsinden daha hevesli çıktı.
Genel dengeye baktığımızda, Çin'in dev ve eğitimli nüfusu, geniş pazarları, küresel ekonomi ve finans sisteminde büyüyen rolü, bir dizi inisiyatifin ve riskin altına girme ve uluslararası nüfuzunu kullanma kapasitesinin arttığının da göstergesi. Ne var ki bu kapasite, Amerika'nın etkin olduğu küresel ekonomiye ve finans işlemlerine içkin durumda.
Çin'in niyetleri sınamak için şunlardan hangisini tercih edeceğine bakmak lazım: büyüyen kapasitesini Amerika'yı Asya'dan dışlamak için mi kullanacak, yoksa işbirliğine dayalı bir çabanın parçası mı olacak?
Paradoksal olan şu ki, antihegemonyacı hedeflere ulaşmak için en iyi strateji, Çin de dahil, Asya'nın bütün büyük ülkeleriyle yakın ilişkiler sürdürmek. Bu bakımdan Asya'nın yükselişi Amerika'nın bugün ortaya çıkan dünyadaki, özellikle de Asya ülkelerindeki rekabetçiliği için de bir sınav niteliği taşıyacak.
Asya ülkelerinin büyük kısmı ABD ile ilişkilerini, kendi çıkarları üzerinden düşünüyor. ABD ile Çin arasındaki olası bir ihtilaf durumunda taraf tutmaktan kaçınmaya gayret edecekler; aynı zamanda, genel olarak Amerika ile birlikte çok taraflı bir sisteme katılmayı, dışlayıcı bir Asya milliyetçiliğini benimsemeye tercih edecekler. Ama bir Amerikan tasarımının parçaları olarak görülmek de istemeyecekler.
Çin ise kendi açısından ABD ile birçok nedenle işbirliği çabası içinde: kendi kalkınmış ve kalkınmakta olan bölgeleri arasındaki uçurumu kapatma ihtiyacı, siyasi kurumlarını hızlı ekonomik ve teknolojik devrimlere uyarlama zorunluluğu, Amerika ile bir soğuk savaşın, hükümetin meşruiyetinin dayandığı gelişen yaşam standartları üzerindeki muhtemele vahim etkileri.
Fakat bir soğuk savaşın Çin'e vereceği bu zararlar, hiç de Amerika'nın yararına olacağı anlamına gelmiyor. ABD, Asya'da kendisine pek az yandaş bulacak. Asya ülkeleri Çin ile ticarete devam edecek.
Ne olursa olsun, Çin yok olmayacak. Dahası, Amerika'nın Çin ile işbirliğine dayalı ilişkiler yürütmesi, dünya barışının da hayrına.
Yaklaşımlar psikolojik bakımdan önemli. Çin'in Amerika'yı Asya'dan dışlamak gibi görünebilecek politikalar ve ABD'nin insan haklarına dair hassasiyetleri konusunda dikkatli olması gerekiyor.
Amerika'nın ise kibirli bir tonun Çin'in emperyalist hatıralarını uyandıracağını anlaması gerekiyor; 4 bin yıl boyu kendi kendisini yöneten bir ülkeyle ilişki kurmak açısından hiç de uygun bir ton değil bu.
Yeni bir asır başlarken, Çin ile ABD arasındaki ilişkiler, çocuklarımızın 20. asırdan bile daha vahim bir karmaşa içinde mi, yoksa evrensel barış ve ilerleme arzularına uygun yeni bir dünya düzeninde mi yaşayacaklarını belirleyebilir. (Eski ABD dışişleri bakanı, 9 Haziran 2005)